موقع اممي ثوري ثقافي مناهض للامبريالية ومناصر لقضايا الشعوب حول العالم.

Yeni Sömürgelerin Denetimi

32
image_pdf
YENİ SÖMÜRGELERİN DENETİMİ
İçindekiler:

YENİ SÖMÜRGELERDE TOPLUMSAL DOKU

SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM

ULUSAL KURTULUŞ HAREKETİ

YENİ SÖMÜRGELERİN DENETİMİ

Emperyalizmin sürekli gündemde olan sorunlarından biri de yeni sömürgelerin denetim altında tutulması sorunudur. Pazarları daraldığı için entegrasyona gitmek zorunda kalan ve buna karşın, 3. Bunalım Döneminde pazarların daralmasının önüne geçemeyen emperyalizm, depresyonla birlikte, bu yolda daha da hassaslaşmış ve her koşulda pazarlarını elde tutmaya özen göstermiştir. Nikaragua örneği bunun somut bir göstergesidir.

Depresyonu atlatma çabasının bir sonucu olarak ekonominin daraltılması anlamına gelen monetarist uygulamalarla, faturaların yeni sömürgelere çıkarılması ve bu sürece bağlı olarak hemen hemen tüm yeni sömürgelerde açık faşist uygulamalara gidilmesini bu temelde değerlendirmek gerekir.

Yeni sömürgeleri elinde tutmak çabası ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel bir denetimi gerekli kılar. Böylece hem yeni sömürgelerde patlak veren halk hareketlerinin etkisiz kılınması amaçlanırken hem de bu ülkelerin kendi iç birikim olanaklarını kullanarak, eşitsiz gelişme temelinde sıçrama yapmalarını engellemek amaçlanmaktadır. 3. Bunalım Dönemiyle birlikte zaten çok zayıf olan sıçrama yoluyla emperyalist ülkeler kervanına katılmak ve dünya pazarlarından kayda değer bir pay almak olanaksızlaşmıştır.

Emperyalistler arası entegrasyonla birlikte oluşturulan kurumlar, aynı zamanda yeni sömürgelerin denetimi sorununa da çözüm bulucu işlevler yüklemiştir. Bir NATO’nun ya da bir IMF’nin IBRD’nin işlevleri ancak böyle bir temelde incelendiğinde kavranabilir. Özellikle Bretton Woods sisteminin yıkılmasıyla IMF ve IBRD’nin yeni sömürgeleri denetleme rolleri ağırlık kazanmış, entegrasyon yeni sömürge ülkelerdeki denetimin anlamını ve gücünü gözler önüne sermiştir.

Denetimin en önemli halkasını dış yardım oluşturmaktadır.

Eski ABD Başkanlarından Kennedy’nin “ABD’nin dünya çevresindeki etkili durumunu ve denetimini sürdürmek ve kesin olarak çökecek ya da komünist bloka geçecek birçok ülkenin yaşamasını sağlamanın bir yöntemi” olarak tanımladığı dış yardım, çeşitli borç ve “bağış”lardan oluşmaktadır. Bu borç ve “bağış”lar; emperyalizmin dünya çapındaki askeri ve sivil uygulamaları, hammadde kaynakları elde etmek, sınai ve ticari yatırımlar için açık kapı politikalarının kabul ettirilmesi, bu ülkelerin alt yapılarının düzenlenmesi ve bu temele uygun kurumların oluşturulması, sonuç olarak yeni sömürgelerin bağımlılıklarının yoğunlaştırılması gibi amaçlara yöneliktir.

Gerçek bir kalkınmayı etkileyecek çaptan uzak, uzmanlara göre “gülünç” denecek kadar önemsiz, ekonominin bütünü içindeki yeri az olan borç ve “bağış”ların peşinden bütün yeni sömürgelerin koşması ve en ağır koşullarda bile politikacılar tarafından meydan savaşı kazanılmış gibi ilan edilmesi, yeni sömürgelerin ekonomik yapılarının güçsüzlüğünü göstermektedir. Bu yapı öylesine güçsüzdür ki, bu ülkelerin pek çoğunun ekonomisi ve düzeni, kendi egemen sınıf ve katlarıyla birlikte, emperyalistlerin çıkarlarını da sürükleyerek yıkabilecek durumdadır.

Emperyalist ülkelerin verdikleri paralar, sağlanan büyük çıkarların yanı sıra, bazı koşulları da kabullenmeyi zorunlu kılmıştır. Koşulların ilk amacı, veren ülkeye yan ekonomik çıkarlar sağlamak; diğer amacı ise çıkarlarına uygun değer yargılarının yerleşmesini kolaylaştırmak, onunla işbirliği durumundaki sınıf ve katları güçlendirmektir. Örneğin ABD sermayesi ile rekabete yol açacak alanlarda kullanılması, karşılığının dolarla ödeneceğine ilişkin garanti verilmesi, yardım yoluyla elde edilen gelirlerin ithalat ile değerlendirilme durumunda yalnızca ABD mallarının ithalatında kullanılacağı biçimindedir.

Görüldüğü gibi dış yardım, çeşitli hükümet uygulamalarını içermekte ve yeni sömürgelerin ekonomik, askeri ve siyasi durumlarının denetim altında tutulmasında kullanılırken, verilen bu yardımların bir kısmı kısa vadede, bir kısmı da uzun vadede olmak üzere çeşitli biçimlerde yeniden metropole dönmektedir.

Askeri yardımlar ise, ikili bir karakter taşımaktadır. Emperyalizmin pazarları üzerindeki denetiminin bir sonucu olarak. iç savaş orduları biçiminde yeniden örgütlediği sömürge ülke ordularına yardımları, bir yönüyle kendi çıkarlarının bekçisi bu orduyu ayakta tutma çabasının bir ürünü olurken, öte yandan silah tekellerinin taleplerine karşılık verilmektedir. Çünkü, askeri yardım programlarının ve çeşitli bölgesel anlaşmaların, askeri koordinasyonun kaçınılmaz bir sonucu olarak, yardım alan yeni sömürgelerin standardizasyonu sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu, politika sorunu olmanın ötesinde politik bir sorundur. Bir orduya belirli bir türde araç verildiği zaman; cephane, bozulanların yerine yenisinin verilmesi ve var olanların sayısının arttırılması en etkin olarak yardımın geldiği kaynaktan sağlanabilir. Zaten yardımın koşulu da budur. Bu kârlı iş alanı yalnızca ihraç edilen malların satışından değil, ama aynı zamanda lisans haklarının kullanılması için izin vermek yoluyla da gelir sağlamaktır. Dış yardım programları, ticaret kanalları açma ve ihracat olanaklarını desteklemenin yanı sıra aynı zamanda ABD’nin başka ülkelerdeki yatırımlarını da artırmıştır.

Ayrıca, yardım alan yeni sömürgeler üstünde, yapılan yardımları garanti altına almak için baskı vardır. Bunun nedeni, emperyalizmden gelen özel sermaye yatırımı için uygun, koruyucu bir ortamın yaratılmasıdır. Daha çok ABD’nin yürüttüğü dış yardım programları, yeni sömürgelerde yatırım olanakları arayan tekellerin seyahat ve diğer masraflarını karşılamaktır.

Yeni sömürgeler kıtası Afrikalı düşünür ve bir dönemin Gana Cumhurbaşkanı Nkrumah’ın; ” kısa ya da uzun vadeli borçtan” başka bir şey almadığını söylediği ve “en zengin kaynaklar artı yabancı sermaye ya da yardım, eşittir, en düşük yaşam” denklemiyle açıkladığı yardımlar, her zaman çeşitli kayıtların konmasıyla gündeme gelmektedir.

Denetimin bir diğer ayağını da entegrasyon sürecinde oluşan ve bu sürecin gereksindiği alanlarda etkinlik gösteren kurumlar oluşturmaktadır. Söz konusu kurumlar, yeni sömürgecilik yerleştikçe özel ve yeni görevler üstlenmekte ve başlangıçta düşünülen çerçevenin dışında bir konuma oturtmaktaydılar. IMF, bu sürecin tipik bir örneğidir. Özellikle depresyonla birlikte, IMF emperyalist tekellerin çıkarlarının korunmasında, yeni sömürgelerin denetim altında tutulmasında ve depresyonun gereksindiği ekonomik düzenlemelerde çok önemli roller yüklenmiştir.

Nitekim başlangıçta önemli oranda olmamasına karşın, 1970’lerde yeni sömürge ülkelerin taleplerini karşılamak üzere oluşturulan finansman kaynaklarının genişlediğini görmekteyiz. Söz konusu finansman, kredi talep eden ülkelere empoze edilecek koşullar ve isteklerin artması demektir. Dahası, IMF reçeteleri giderek emperyalizm için bir ölçü durumuna gelmiş, IMF’nin “yeşil ışık” yakmadığı ülkeler hiçbir ülke ya da bankadan kredi bulamamış, ithal ikameciliğin ve geleneksel ihracatçılığın tıkanmasıyla, yeni sömürgelerin tamamı IMF’ye teslim olmuşlardı.

IMF kredilerinin ilk koşulu kur ayarlamasıdır. Kur ayarlamasının da tek anlamı vardır; büyük oranlı devalüasyon, Yeni sömürgelerin çeyrek yüzyıllık deneyleri, bu klasik koşulun %50-60’lara varan bir devalüasyondan başka bir şey olmadığını ortaya koymuştur. kur uygulamasının kaldırılmasını ve yüksek oranlı devalüasyonları Brezilya, Meksika, Filipinler gibi Latin Amerika Ve Asya ülkeleri daha 1950’lerde yaşamışlardı. 1970’lerde bunlara yeni örnekler eklendi. Nkrumah’ın düşmesi, sonrası SSCB’nin kapitalist olmayan yoldan geçiş teorisi uyarınca, “sosyalist yapmak” için oluk oluk para akıttığı Gana, %40 oranında devalüasyona gitmek zorunda kalmıştı. Ocak 1977’de Mısır’ın, Mayıs 1978’de Peru’nun, Ekim 1978’de Zaire’nin yaptığı yüksek oranlı devalüasyonlar, aynı uygulamaların örnekleri oldu. Tıpkı Türkiye gibi….

IMF kaynaklarından yararlanmanın değişmez koşulu olan kur ayarlamasının yanında, IMF patentli stabilizasyon şeması iki önlem daha içermektedir, birincisi, kamu maliyesi, ikincisi de, gelir dağılımı ile ilgili. Kamu maliyesine ilişkin önlem, IMF tarafından enflasyonist olarak görülen kamu harcamalarının kısıtlanması yönündedir. Kısıntı yapma ve daralma böylece kamu maliyesi yönetiminde bir kural olmaktadır. Kamu maliyesindeki bu kural, ücretlerin dondurulması politikasıyla firma düzeyinde de uygulanmaktadır.

Nihayet bu önlem paketi, üç standart öneriyle desteklenmiş ve pekiştirilmiştir. Bunlar, kamu iktisadi kuruluşlarının özel sektöre devredilmesi, dış borçların ödenmesi ve gümrük tarifelerinin indirilerek dünya pazarlarına daha açık bir ekonominin oluşturulmasıdır. Görüldüğü gibi, bunlar, ihraç ikameciliğini yerleştirme çabasına uygun önlemlerdir.

Dış dengesizliği gidermek için IMF’nin az gelişmiş ülkelere verdiği her kredi,, bu ülkelerde döviz kurunun ayarlanmasını gerekli kılmaktadır. Her kredi talebi, IMF’nin bir devalüasyon talebini gündeme getirmektedir. IMF reçetelerinin ortak yanı, yeni sömürge ülkelerin ekonomilerini daraltmak olmaktadır ki, bu da dünya halklarını sonsuz acılara sokmaktadır.

YENİ SÖMÜRGELERDE TOPLUMSAL DOKU

Yeni sömürgeciliğin üzerinde durulması gerekli yanlarından biri de, bu uygulamanın yürütüldüğü ülkelerin toplumsal dokularıdır. Soruna, yeni sömürgeciliğin başlangıcında, bu ülkelerin tamamında görülen bazı ortak özellikleri saptayarak girelim:

– Yeni sömürgelerin tamamında burjuva devrimi ya hiç başlamamıştır ya da tamamlanmamıştır.

– Kapitalizm ya çok az gelişmiştir ya da yetersiz ölçüler içerisinde kendisine belli varlık koşulları bulmuştur.

– Doğal ekonomik ilişkiler ya tümüyle etkilidir ya da tamamen çözülmemiştir.

– Toprak sorunu vardır, kapalı ekonomik birimler hala yaşamaktadır.

Emperyalist üretim biçiminin gelişmeye başlamasıyla, bu ülkelerde sarsılmaya başlamıştır. her şeyden önce emperyalizmin gereksinmelerine karşılık verecek temelde gelişen iç Pazar, kapalı ekonomik birimleri parçalanmaya itmekte, kendine eklemlemeye yönelmektedir. İç pazarı oluşturmanın bir gereği olarak modern tarım araçlarının kullanıma sokulması, doğal ekonomik dengeleri ve dolayısıyla bu temelde biçimlenmiş olan toplumsal yapıyı alt üst etmektedir. Sonuçta işsizlik yaygınlaşmaya başlar ve kırdan kente göç olgusu gündeme gelir.

Bu durum, kapitalizmin oluşum döneminde görüldüğü türden bir ilk birikim koşullarının oluşması anlamına gelmemektedir. Çünkü, bir toplumun bağrından yeni ilişkilerin çıkması değil, daha baştan amacı belirlenmiş yukarıdan aşağıya gelişme demektir ki, kırlardan gelen ucuz iş-gücünün kullanılması bu çarpık kapitalist gelişmeye hizmet etmektedir. Ancak, söz konusu ithal ikameciliğinin sınırlı sanayi yapısı, böyle bir sorunu çözmeye yeterli değildir. Öyle ki, işsizlik gidere yaygınlaşmakta ve öte yandan lümpen proletaryanın sayısı kabarmaktadır. Çarpık kentleşmenin bir diğer boyutu da kentlerin çevresini saran gecekondu semtleridir.

Yeni sömürgelerin hemen hemen tümünde küçük burjuvazi geniş bir tabana dayanmaktadır. Modern bir sınıf olma özelliğini kazanmamış olan küçük burjuvazinin geniş bir tabana sahip olmasının nedenlerini emperyalist üretim biçiminin karakteristik özelliklerinde aramamız gerekir. Kuşkusuz bu durumun böyle olmasında tek tek ülkelerin içinde bulundukları koşulların, tarihsel geçmişlerinin, toplu olarak sahip oldukları geleneklerin, yeni sömürgeciliğin başlangıcında egemen olan sosyo-ekonomik özelliklerinin çok büyük etkisi vardır. Ama asıl nedeni emperyalist üretim biçiminde aramak gerekir.

Sık sık değindiğimiz gibi, emperyalist üretim biçimi, emperyalizmin gereksinmelerine uygun bir iç Pazar yaratma çabasıyla gündeme gelmiştir. Bir iç Pazar, her şeyden önce alıcı ister. Talep olmadıktan sonra iç pazarın bir anlamı yoktur. Söz ettiğimiz ise, işçi sınıfı ya da yoksul köylülükten gelmez.

Onlar zaten iç Pazar yaratmanın yükünü omuzlamış durumdadır. Bu talep küçük burjuvaziden gelir. Doğal ekonominin karakteri gereği zaten etkili olan bu kat, doğal ekonominin parçalanması küçük üreticiliği doğurduğundan ya da yaygınlaştırdığından dolayı daha fazla güçlenmiş ve özellikle 1970’lerin ortalarına kadar süren enflasyonist politikalarla alım gücü yüksek olmuştur.

Bu iç pazarın oluşması, kapalı ekonomik birimlerin çözülerek iç pazara eklemlenmesi sonucu, yeni sömürgelerin önemli bölümünün yabancı olduğu devlet otoritesiyle tanışmalarını, bu otoritenin daha fazla somutlaşmasını getirmiştir. Bu durumun sonucu; ülkede emperyalizmin çıkarlarının koruyucusu militarist kurumların güçlendirilmesi ya da yeniden düzenlenmesi, iletişim ve propaganda araçlarının yaygınlaşmasıyla öne çıkan ve ülkenin geçmiş koşullarıyla bağlantılı olarak ağırlık kazanan, halk ile egemen sınıf ve katlar ittifakı arasında (halkın hareketlenmesine engel olucu nitelikler taşıyan yapay bir olgu olarak) suni dengenin doğması olmuştur.

Ortaya çıkan alt yapı ve karmaşık doku, iktidar mekanizmasına ve devlete yeni özellikler kazandırmıştır. Yeni sömürge ülkelerin devlet biçimi olan sömürge tipi faşizmi bir sonraki başlıkta inceleyeceğimizden, burada iktidarı belirleyen özellikleri ele alacağız.

Yeni sömürge ülkelerde iktidar, oligarşik bir nitelik taşır. Söz konusu olan, metropollerin finans oligarşisi değildir. Banka sermayesi ile tekel sermayesinin birleşmesiyle oluşan finans kapital gruplarını denetleyen finans oligarşisi, emperyalizme özgü bir kategoridir. Yeni sömürgelerin oligarşisi ise, ülkede egemen sınıf ve katların nitelikleri daha değişik düzeyde olduğundan bağlantılı olarak değişik özellikler gösterir.

Yeni sömürgelerin egemen sınıf ve katlarından ilki işbirlikçi burjuvazidir. Emperyalist üretim biçiminin gelişmesine bağlı olarak emperyalizmin ülke içindeki etkinliklerine araç olan sınıf da gelişmeye başlamıştır. Bu sınıf, yeni sömürgecilik öncesi ulusal burjuvazi ya da komprodor ticaret burjuvazisi ya da bu nitelikte sınıflar henüz oluşmamışsa küçük burjuvaziye tekabül eden katlardan, emperyalizmin ülke içinde yerleşmesi sürecine aktif olarak yardımcı olmuş unsurlardan oluşmuştu.

Emperyalist üretim biçimi, emperyalizmin bu unsurlar eliyle ülke içine yerleşmesi süreci, bu sınıf eliyle tekelleşmeye dönüşmüş ve bu sınıf, söz konusu ilişkiler geliştikçe ülke içinde ağırlıklı rol oynamaya başlamıştır. İşbirlikçi tekelci burjuvazi denilen bu sınıfın karakteristik özelliği, ulusal faktörler taşımaması ve emperyalist üretim biçimine özgü bir sınıf olmasıdır. Varlığı ve gelişmesine damgasını vuran olay, dışa bağımlı gelişmesidir. Bu nedenle emperyalizmin çıkarlarının ülke içindeki temsilcisidir ve ülkenin yağmalanmasında aktif rol oynar.

İkincisi, yeni sömürgeleşme öncesinde bu ülkelerin tamamında şu ya da bu oranda olan doğal ekonomik yapılara özgü sınıf ve katlardır. Çoğu yeni sömürgede bu, feodalizm ya da ona tekabül eden yapılardır. Emperyalist üretim ilişkilerinin gelişmesi feodalizmi çözülmeye iter. Ama bu çözülme feodalizmin tasfiyesi anlamına gelmez. Feodalizm nitelik değiştirerek emperyalist üretim biçimine uygun özellikler kazanır. Yani ekonomik gücünü korumayı sürdürür.

Daha önce değindiğimiz gibi feodalizmin tasfiyesi, bu ülkelerde iç dinamiğe dayanan bir gelişme olmadığından daha zor ve sancılı bir süreç içerir. Feodalizme karşı bir devrim söz konusu değildir, ve ağır sancılı bir süreç sonucu feodalizm, başlangıçta sahip olduğu nitelikten uzaklaşsa da durumunu korur. Bu niteliğiyle iktidar mekanizmasında yer kazanır. Emperyalizmin gelişmesinden rahatsızlık duyması ya da emperyalizm ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin giderek yarı feodal bir niteliğe oturan bu kategoriyi tasfiye çabası genellikle sonuç verici olmaz. Yeni sömürgeciliğin emperyalizmin beklentilerine uygun olarak yapısal dönüşümlere uğraması, bu katın gücünü korumasının başlıca nedenidir. Ayrıca burjuvazinin feodalizme karşı mücadelede önderlik niteliğini yitirdiği emperyalizm koşullarında, yarı feodal toprak beyliği, tüketici olarak da cazip özellikler taşımaktadır.

Özellikle tekrar tekrar vurguladığımız gibi emperyalist üretim biçimi çarpık bir nitelik taşır. Bu çarpıklık, ülkenin daha baştan itibaren kendi dinamiği dışında biçimlendirilmesi temeline dayanır. Emperyalizmin doğal ekonomiyle çatışması ve sancılı biçimde yerleşmesi süreci, aynı zamanda güçlü bir aracı, tefeci katın oluşmasını içerir. Ya da bu durumu, o ülkelerin tamamında öteden beri yeri olan tefeciliğin güçlenmesi olarak ifade edebiliriz. Kır küçük üreticisini sömüren grubun, kentte özellikle ithal ikameci ekonomilerde önem kazanan ve kendilerini mali tefecilik ve kaçakçılık biçiminde gösteren bu katların özelliği, üretimin hiçbir aşamasında yer almayan, üretim dışı, üretimin üstünde bir nitelik taşımasıdır. Ama yeni sömürgelerin tamamında bu tip aracı tefeci grupların iktidar mekanizması içinde yer aldıklarını görmekteyiz. Hatta bazılarında en güçlü grup bunlardır.

Oligarşiler, işte bu sınıf ve katlardan oluşan faşist iktidarlardır. Faşist nitelikleri, emperyalizmin ülke içinde tekelleşmesi olayının bir parçası olmalarından ve bunun halka karşı yerleştirilme ve korunma yöntemlerinden doğar. Oligarşi içi dengeler sınıf ya da katların çeşitli düzeylerde bir ağırlığa sahip olduğu her yeni sömürgenin kendi koşuluyla bağlantılıdır. Yalnız, eğilim olarak oligarşi içinde dengenin sık sık işbirlikçi tekelci burjuvazi yararına bozulduğunu görmekteyiz.

Oligarşi içi çatışma süreklidir. Çatışma daha çok işbirlikçi tekelci burjuvazinin, yarı feodal toprak beylerini ve aracı tefecileri tasfiye yönelimi bu ikincilerin ağırlıklarını koruma biçiminde geçer. Çatışmanın bir boyutunu da işbirlikçi tekelci burjuvazinin sınıf içi çatışmaları oluşturur. Bu çatışmanın uç noktalarında ise bu sınıfı oluşturan katlar olan banka, ticaret, sanayi, emlak burjuvaları ve bir kısım bürokratlar vardır. İşbirlikçi sınıf içi çatışmalar, bu yönüyle de emperyalistler arası çatışmaların bir yansıması olarak ele alınmalıdır. Çünkü bu sınıf, ortak yatırımlar, dış krediler, dış ticaret, emperyalizme verilen çoğu kez onun dayattığı büyük ihaleler, emperyalizmin amaçlarına ve çalışma yöntemine uygun olarak yetiştirilmiş sivil ya da resmi kadronun ekonomiyi yönetmesi biçiminde somutlaşmaktadır. Bu karakterde bir kaynaşmanın emperyalistler arası çatışmalardan etkilenmemesi beklenemez.

Yeni sömürge ülkelerin işçi sınıfının başat özelliği ise, kendisi için sınıf olma özelliğini tam olarak kazanamamış olmasıdır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. her şeyden önce, yeni sömürgecilik öncesinde bu ülkelerin büyük bölümünde proletarya nicel olarak çok güçsüzdür. Emperyalist üretim biçiminin yerleşmesi süreci, aynı zamanda kırlardan kentlere akan köylü kitlelerinin proleterleşmesi sürecini içermekteydi. Dolayısıyla işçi sınıfı, bir ayağı kırda bir sınıf olarak gelişti ve genellikle birinci kuşak işçilerden oluşmaktaydı. Kapitalizmin geç ve çarpık gelişmesi nedeniyle, çoğunda işçi sınıfının sağlam mücadele geleneği yoktu.

Toplumsal güvensizlik ve örgütlenme hakkı bugün bile yeni sömürge ülkelerin çoğunda yoktur. İşsizlik oranının yüksekliği, her zaman yeni sömürge işçisi için bir tehdittir. Bu özellikler suni denge olgusuyla birleştiğinde, yeni sömürge işçisine, kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerin işçi sınıfından değişik özellikler kazandırmıştır. Özellikle yeni ikameci ülkelerde işçi sınıfının belli bir gelişme düzeyine sahip olduğu gerçektir. Ama, yeni sömürge ülkeler, işçi sınıfının temel güç olduğu bir devrimi henüz tanıyamamıştır.

Köylülük ise, değişik özellikler göstermektedir. Bazı ülkelerde tümüyle tutucu bir karakter göstermesine karşın, yeni sömürgelerde devrimci mücadelenin temel gücünü köylülük oluşturmuştur. Emperyalist üretim biçiminin yerleşmesinden zarar görenlerin başında köylülük gelmektedir. İşsizlik özellikle köylülüğü sarsmış, yeni sömürgeleri emperyalizm için cazip kılan temel neden olan ucuz iş-gücü kaynağı, bu mülksüzleşen köylü kitleleri olmuştur. Bir genelleme yapmak gerekirse, yeni sömürgeciliğin yerleşmesi dönemlerinde köylülük ihtilalci bir konumda yer almış, ama özellikle yeni ikameci ülkelerde tutucu yan öne çıkmıştır.

Emperyalist üretim biçiminin çarpık niteliği, özellikle küçük üreticiliği besleyen özellikler gösterdiğinden, kırlarda ve kentlerde orta katlar yaygın bir taban oluştururlar. İç Pazar açısından yüklendikleri role yukarda değindiğimiz orta katların ulusal kurtuluş hareketlerine yaklaşımları, sahip oldukları sınıfsal karakter gereği genellikle çelişkili ve tutarsızdır.

Öncelikle orta burjuvazi ile ulusal burjuvaziyi karıştırmamak gerekir. Emperyalist üretim biçimi, pek çok şeyi yok etmiştir. Gerçekte orta burjuvazi işbirlikçi tekelci burjuvazi ile çatışma durumundadır. Genellikle işbirlikçi tekelcilerin denetleyemedikleri bazı ara sektörlerde etkinlik gösteren, örneğin tarım ürünlerini işleyen fabrikaların sahibi olan, torna-tesfiyeciliğin ya da orta çapta müteahhitlerin oluşturduğu orta burjuvazinin etkinlik gösterdiği sektörlere işbirlikçi tekellerin girmesiyle (varlığını koruma çabasıyla), işbirlikçi tekellere belli bir çatışma içine girer. Ama bu çatışma orta burjuvaziye ulusal nitelikler yüklemeye yetmez. Çünkü orta burjuvazinin emperyalizme karşı sanayileşmek durumu yoktur. Kısa yoldan işbirlikçi tekelci burjuvazi sınıfa katılma eğilimi gösterir. Yer yer ulusal burjuvazi kimliğinde boy gösterir, yer yer boşluğu doldurma rolü genel senaryonun bir parçası olarak ona yüklenir.

Örneğin özgün koşullarından dolayı Nikaragua’da gelişmeler farklı olmuştur. Somoza’nın emperyalizmin ülke içindeki yatırımlarının bir numaralı ortağı olması ve bu yolda rakip kabul etmemesi, burjuva sınıfın diğer önde gelen temsilcilerinin gelişmesine engel olduğundan, orta burjuvazi var olmak ve gelişebilmek için Somoza ve arkasındaki emperyalizme tavır almak zorunda kalarak, demokratik devrimin müttefikleri arasında yer almıştır.

Küçük burjuvazi ise düzenle ilişkilerinde son derece çelişkili, tutarsız davranır. Suni dengeden çok etkilenen katların başında gelen küçük burjuvazi, özellikle burjuva demokratik devrimin hiç başlamamış olduğu az gelişmiş ülkelerde dönem dönem düzene karşı hareketlilik içine girer. Demokratik devrime öncülük edecek işçi sınıfı örgütünün olmadığı koşullarda küçük burjuva kökenli asker sivil aydınların burjuva içerikli hareketlerine 3. Bunalım Döneminde de -giderek azalan biçimde de olsa- rastlanmaktadır. Bu tip hareketlerin ortak özelliği, iktidarı ele geçirse bile, sosyalizme açık bir perspektife sahip olmaması, burjuva ideolojisi ile bütünleşmesi ve yeni sömürgeciliğe teslim olmasıdır.

SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM

İlk kez emperyalizmin 2. Bunalım Döneminde, bazı emperyalist ülkelerde ve yarı sömürgelerde gündeme gelen faşizm, 3. Bunalım Döneminde bir takım değişik yönler içererek tüm yeni sömürgeler için geçerli hale gelmiştir. Sömürge tipi faşizm, bu durumu dile getiren bir kavramdır ve özellikle gelişme özellikleri açısından değişik yanlar içermekle birlikte, klasik özelliklerini korumaktadır.

Bilindiği gibi faşizmin klasik örnekleri İtalya ve Almanya’daki süreçlerde yaşanmıştı. Bir diğer örnek olan Japonya’nın durumu ise genellikle karıştırılmaktadır. Sömürge tipi faşizmi genel çizgileriyle değerlendirelim.

Genç bir emperyalist olan İtalya’nın finans kapital grupları, gelişebilmek için yeni pazarlara gereksinim duymaktaydılar. Ve savaş sonrası artan ekonomik sorunlar, ciddi siyasal ve toplumsal sorunlar doğurmaktaydı. Sol hareketin sahip olduğu geniş taban bir yana, Ekim Devriminin etkileri, geçmiş reformist önderliğin parçalanmasına yol açıyor, Togliatti ve Gramsci önderliğinde oluşan komünist parti, tekelci burjuvaziyi tedirgin edici biçimde gelişiyordu. Siyasal iktidar bu sorunlara çözüm bulmaktan çok uzaktı. Oysa tekelci burjuvazi ekonomik sorunlarını yoğun bir sömürü temelinde çözebilmek zorundaydı ve bu da her şeyden önce ucuz emek gerektiriyordu. İşçi sınıfının giderek tedirgin edici boyutlarda hareketlenmesi ve örgütlenmesi; öte yandan ikitadar perspektifine yönelmesi, tekelci burjuvazinin bu istemini burjuva demokrasisi koşullarında olanaksız kılıyordu.

Bu koşullarda yükselen faşist hareket, savaş sonrasının boşluk ve arayış ortamında küçük burjuvazi içinde kök salmıştı. İtalya’nın çarpık toplumsal dokusunu, eklektik yöntemlerle kendisini geliştirme aracı olarak kullanan faşizm, burada kısa sürede geniş bir tabana oturma olanağını buldu. Özellikle emekçi kitlelere ve KP’ne saldırılarıyla göze çarpan faşist hareket, bu sınıfsal niteliğine uygun olarak kendini yenileyen ve küçük burjuva yanlarını hızla terk ettikten bir süre sonra İtalya egemen sınıf ve katmanlarının desteğini alarak Napoli’den Roma’ya kitlesel yürüyüş biçiminde gerçekleşen bir darbeyle iktidarı ele geçirdiler.

Almanya’da çeşitli açılardan benzer bir durum yaşanmaktaydı. Bu ülke savaştan kayıplarla çıkmıştı. Alman tekelci burjuvazisi, bu kayıpları kendi iç pazarını kullanarak değerlendirebilmek, yani kendi ucuz iş-gücünü kullanarak aşmak ve dünya pazarlarında en etkili güç olmak amacındaydı. Böyle bir amaca, burjuva demokrasisi koşullarında varması ise olanaksızdı. her şeyden önce Almanya bir devrimi zorla boğmuş bir ülkeydi ve ikinci bir devrim, kitlelere mal olmuş bir beklentiydi. KP’nin sahip olduğu beş milyonluk oy potansiyeli, yine SDP’nin, KP tarafından örgütlenme olasılığı yüksek sekiz milyon oy potansiyeli bu yönde yeterince ürkütücüydü. İtalyan faşistlerinden etkilenerek kurulan Nazi Partisi’ni bir süre toplumsal muhalefeti bastırma aracı olarak kullanan Alman tekelleri, sonuçta tüm desteklerini siyasi örgüt olarak seçtikleri bu partiye vererek Nazileri iktidara getirdiler. Seçimler yoluyla iktidara gelen Naziler, Almanya’yı yeni bir paylaşım savaşına hazırlama yolunda, tekellerin istemlerine, kitleleri baskı ve terörle yönlendirerek karşılık verdiler.

Faşizmin iktidarını, bu iki ülkeyle sınırlı tutmak yanlıştır. Çünkü faşizm, doğrudan emperyalizm olgusuyla bağlantılı bir devlet biçimidir. Önceki bölümlerde değindiğimiz gibi, emperyalizm, genel bunalım anlamına gelir. Bu genel bunalımı çözmede 1. Dünya Savaşının ancak geçici bir olgu olması, savaş sonrasında bunalımın daha da derinleştiği 2. aşamayı başlatmış, 1929 yılında ise bunalım, bir depresyona dönüşmüştür. Depresyondan çıkışın yolunu, özellikle devletin ekonomiye bir girişimci gibi katılması temelinde biçimlenen uygulamalarda bulmuştur. ABD’nin de, Almanya’nın da yaptığı en temelde budur. New Deal’in temeli aslında faşizmdir. İlk New Deal’cilere “ama İtalya’da trenler vaktinde çalışıyor” dedirten, Mussolini’nin İtalya’daki başarıları ve hükümetin ekonomik politikalarıydı. ” Pek çok New Deal’ci bir etiket haline gelen faşizmi yakalarına takmışlardır” (73) Bu sözlerin sahibi, ABD Başkanı Reagan’dan başkası değildir.

Bu noktada faşizmi ekonomik bakış açısıyla yorumlayan yaklaşımı tamamen yadsıyoruz. Benzeri ekonomik uygulamalar ABD’de ve İngiltere’de burjuva demokrasisi kuralları çerçevesinde çözümlenirken, Almanya ve İtalya’da faşizmi doğurmuştur. Çünkü bu ülkeler, var olan siyasal aygıtlarla bir devrimi engelleyebilecek ve öte yandan depresyonu atlatabilecek durumda değildiler. Koşulları onları baskı ve terörle toplumsal muhalefeti bastırmak ve paylaşım savaşına hazırlamak durumunda bırakıyordu. Bu da, burjuvazinin kendi yarattığı yasallığı, yani burjuva demokrasisini yıkması, kanlı ve terörist bir diktatörlüğü örgütlemesi anlamına geliyordu.

Bu durumda faşizmi, tekelci burjuvazinin siyasal istikrarsızlığa son vermek ve toplumsal muhalefeti bastırmak, iktidarını korumak amacıyla oluşturduğu terörist diktatörlüğüdür, şekliyle tanımlıyoruz. Bu karakter, sömürge tipi faşizm olgusunun da kökeninde yatan nedendir.

Faşist ideoloji eklektik bir karakter taşır. Şovenist ve anti-komünist bir temelde yükselen bu ideoloji toplumsal çarpıklıkları yerel ya da genel özellikleri ve ilişkileri demagojik biçimde kullanarak kendisine kitlesel dayanak yaratmak gibi bir eğilime her zaman sahip olmuştur. Faşizmin eklektik yollarla, kendisine taban yaratabilmesinin kökeninde yatan nedense, emperyalizmin çürüyen niteliğinden ileri gelmektedir. Tam anlamıyla ölen bir kültür demek olan emperyalizm süreci, bireyi topluma ve kendi sorunlarına daha da yabancılaşmaya ve şeyleşmeye iter. Duyarsızlık faşizmin en büyük avantajıdır ve kapitalizmin yarattığı kitle psikolojisinin ürkek, korkak ve sinik karakteri onu besler. Öyle ki, KP’ler bile bu atmosferden nasibini almış ve faşizmin iktidarında rol oynamışlardır. Togliatti ve Gramsci’ye göre faşizmin iktidara gelmesinin en büyük nedenlerinden biri İKP’nin savsaklayıcı niteliğidir. Almanya’nın beş milyon oy potansiyelini toplayan KP’si faşizmin niteliğini bile, (tıpkı Komüntern ve diğer KP’ler gibi) yasaklandıktan, binlerce üyesi toplama kamplarında yok edildikten sonra 1933 saptayabildi.

Kitlelere mal olmuş devrim beklentilerini değerlendiremeyen, iktidar perspektifinden yoksun, faşizme karşı silahlı mücadele örgütleyebilmekten uzak bürokratik ve hantal yapılarıyla İKP ve AKP, faşizmin iktidara gelmesine yol açan nedenler arasında önemli yer tuttular ve faşist iktidarların ardından da mücadeleyi örgütleyemeyerek çözüldüler. Oysa örneğin Fransa’da 9 Eylül faşist ayaklanması, KP’nin birinci dereceden insiyatifiyle bastırılmış ve o döneme kadar yaygın biçimde kullanılan faşizmin engellenemezliği düşüncesi çürütülmüştür. Bu nokta çok önemlidir.

Esas olarak faşizmi açık uygulamalara iten neden, onun halk hareketlerinden yana duyduğu korku ve bir devrimi engelleme çabasıdır. Dolayısıyla faşizmin devletle bütünleşmesi ya da sömürge tipi faşizm örneğinde olduğu gibi açık uygulamalara geçebilmesi ve tekelci burjuvazinin istemlerine karşılık vermesi, halk hareketini bir devrime dönüştüremeyen, işçi sınıfı ve ezilen kitlelerin öncüsü ya da öncüleri olarak hareket eden güçlerdir. Devrimci mücadelenin başarısızlığı ölçüsünde, karşı devrim başarılı olur.

Faşizm konusunda dikkat edilmesi gereken bir yön de onun gelişme özellikleridir. Bunu, faşizmin iktidara geliş ve yerleşme biçimi olarak da özetleyebiliriz. Almanya ve İtalya’da aşağıdan yukarıya bir gelişme eksenine dayanmıştır. Yani ayaklanma, darbe, seçim gibi yollarla yürütme gücünü ele geçirmek ve devletin diğer kurumlarını da ele geçirerek iktidara yerleşmek sözkonusudur. Ancak, bu faşist gelişmenin mutlak biçimi değildir. Bugün bazılarının anlayamadığı ya da anlamak istemediği bu gerçeği Dimitrov ve Togliatti gibi faşizmi bizzat yaşamış önderlerin de özenle belirttiği biçimde görmek ve faşist gelişmenin tersi biçimini de kavramak, faşizm olgusunu değerlendirebilmenin olmazsa olmazıdır.

Bu noktada Japonya, Macaristan ve Balkan ülkelerinde aynı dönem gündeme gelen faşist modeller önem kazanmaktadır. Japonya’daki gelişmede, faşist bir parti tekelci burjuvazinin desteğini alarak aşağıdan yukarıya bir rota izleyerek gündeme gelmemiştir. Doğrudan doğruya siyasal iktidarın tekelci burjuvazinin isteklerine uyulması ve bu yönde devlet kurumlarını dönüştürebilmesi biçiminde gerçekleştirmiştir. Öteden beri burjuva demokrasisi kurallarının işlemeyişi, tekelci burjuvazinin istemlerine gerçeklik kazandırma yolunda siyasal iktidara belli bir avantaj vermiş ve tekelci burjuvazinin istemleri, devletin kazandığı yeni karakteri belirlemiştir. Bu istemler faşist istemlerdir ve Japonya faşizminin gelişme ekseni de yukarıdan olmaktadır. Belli bir tabana ya da el değiştirmeye gereksinim duymadan dönüşmüştür.

Söz konusu gelişme özelliğinin diğer örnekleri de Balkan ülkeleri ve Macaristan’dır. Bu ülkeler emperyalist değillerdir, ama toplumsal muhalefeti bastırmak kaygıları onları da faşizme itmiştir. Emperyalizmin yarı-sömürgesi olmaları, onların da emperyalizme eklemlenmiş parçalar olmaları anlamına gelmektedir ki, gelişme ekseni tıpkı Japonya’da olduğu gibi yukarıdan aşağıya gelişme eksenine, yani önce yürütme gücünün belli bir tabana gerek duymadan ele geçirilmesi ve ardından kurumsallaşarak yerleşmesi temeline dayanmıştır.

Sömürge tipi faşizm olgusuna yaklaşırken de hareket noktamız bu olacaktır. Mahir Çayan’ın gerçek anlamıyla parlak bir çözümlemesi olan sömürge tipi faşizm olgusunun bir türlü kavranamamasının nedeni budur. Faşist gelişmeyi ve onun dayandığı temelleri kavrayamayan, faşizmi İtalya ve Almanya kapılarında arayanlar, o nedenle Türkiye’de ve diğer yeni sömürgelerde faşizmi bulamamış ve faşizmle yüzyüze geldiklerinde sersemlemek, ardından özgün teoriler türetmek zorunda kalmışlardır.

Bir kez daha anımsayacak olursak, emperyalist üretim ilişkileri, emperyalizmin işbirlikçiler eliyle yeni-sömürgelerde tekelleşmesi anlamına gelir. Diğer bir deyişle, oligarşik diktanın iktidarı, emperyalizmin iktidarıdır. Yeni sömürgecilik, en başta ucuz iş-gücü olmak üzere ülke zenginliklerinin emperyalizm tarafından yağmalanması olduğuna göre, bunun toplumsal bir muhalefeti doğurmaması kaçınılmazdır. Ülke içi dengelerin parçalanması ve emperyalizmin gereksinmelerine göre biçimlendirilmesi, o ülke halkı için sonsuz acılar demektir. Bu sancılı sürecin tepkiyi doğurmaması, hareketlenmeyi getirmemesi olanaksızdır.

Nitekim yeni sömürgeler, halk hareketleriyle, kurtuluş savaşlarıyla sarsılır. Dolayısıyla bu ülkeleri burjuva demokrasisi kuralları çerçevesinde yöneltmek olanaksızdır. Baskı ve terör, yeni sömürgeciliğin vazgeçilmez silahlarıdır. Emperyalist talanın baskı ve terörle korunmasının ise bir tek anlamı vardır, faşizm.

Bu durumda sömürge tipi faşizmi, emperyalizmin yeni sömürge ülkelerdeki egemenliğe uygun olarak biçimlendirilmiş yeni yöntem olarak tanımlayabiliriz. Ki emperyalizmin iktidarı, burjuva demokrasisinin zaten hiç oluşmadığı yeni sömürgelerdeki korunma biçimine denk düşer.

Sömürge biçimi faşizm, sürekli faşizmdir. Gelişme ekseninde esas olan özellik yukarıdan aşağıya gelişmedir. Yeni sömürgeleşme sürecinde, siyasal iktidarın emperyalizmin denetimine girmesiyle, yani yürütme gücünün emperyalizmin eline geçmesiyle (ki bu çoğunlukla sömürgeciliğin en başında gerçekleşir) sömürge tipi faşist gelişme başlamıştır. Bu ülkelerin çok büyük bir bölümünde yeni sömürgecilik öncesinde de totaliter rejimler vardır. Dolayısıyla sömürge tipi faşizmin yerleşme temeli rahat olmaktadır. Özellikle militarist kurumlar, bu açıdan faşizmin devleti ele geçirmesi için yeterli olmaktadır. Totaliter yapı, yeni sömürgecilik öncesinde de yargı, yürütme ve yasama kurumları çoğu kez göstermelik düzeylerde tutulmuş, yargı ve yasama, yaptırım gücü kazanabilmekten uzak kurumlar olarak kalmışlardır. Faşizm, militarist kurumları ele geçirerek yürütme üzerinde yaptırım gücü kazanırken, yargı ve yasamayı da yönlendirme olanağı bulmuştur. Bu nedenle yürütmenin, yetersiz kaldıkça ordu eliyle alaşağı edilmesi ve faşist uygulamaların yoğunlaşması, sömürge tipi faşizmin başat özelliklerinden biri olmuştur. Militarist kurumların ele geçirilmesi de emperyalizm için güç olmamış, daha yeni sömürgeleşme sürecinin başlangıcında emperyalizmin bu ülkelerin ordularını kendi orduları olarak yeniden örgütlemesi gündeme gelmiş, Truman Doktrini ve Marshall Planı’nın bir ayağını da bu uygulama oluşturmuştur.

Ayırdedici özelliklerinden biri de, sömürge tipi faşizmin değişik biçimler altında sürmesidir. Faşist uygulamaları gündeme getiren neden, yani emperyalist ilişkilerin varlığını tehdit edici boyutlarda hareketliliğin olmadığı ya da bu tarz hareketlerin bastırıldığı koşullarda, devletin faşist niteliği korunmakla birlikte, yürütme değişik görüntüler kazanabilir. Bu biçimlerin niteliğini belirleyen etmenler çeşitlidir. Örneğin kapitalist gelişmenin ve dolayısıyla burjuva devrim sürecinin belli bir gelişme düzeyine ulaştığı ülkelerde -ki bunlar genellikle yeni ikameci ülkelerdir- kaba düzeyde de kalsa parlementarist uygulamalar gündeme gelir. Ancak sözkonusu parlementerizm, kurumsallaşmış ve yerleşik bir burjuva demokrasisi niteliğinden çok uzaktır; daha çok faşist kurumlar ve yasalarla denetim altında tutulan, bu nedenle de ayakları yere basmayan bir nitelik taşır.

Parlamenter faşizm de denilen bu uygulama, dönem dönem çeşitli yeni sömürge ülkelerde gündeme gelmekle birlikte, hiç birinde sürekli uygulanma şansı bulamamıştır. Örneğin, Meksika’da 60 yıldır hep aynı partinin iktidarının onaylanması gibi bir nitelik taşımaktadır.

Diğer yeni sömürgelerden birçok açıdan farklı yönler gösteren Hindistan’da ise, sahip olunan ulusal doku, daha değişik uygulamaları olanaksızlaştırdığından, parlementerizm yaşama olanağı bulmaktadır. Ulus ve milliyetler mozayiği ordunun bile niteliğini etkilemekte, böyle sonuçlar yaratmaktadır. Bu ülkelerde toplumsal çalkalanmalar sınıfsal bir temelde yükselmekten çok, hassas dengeler üzerinde yükselen ulusal sorun temelinde yürüdüğünden, doğrudan yeni sömürgeciliğe yönelmemekte ve iktidar partilerinin niteliği, sözkonusu kaba parlementarizm yoluyla işlerin yürütülmesini sağlayabilmektedir.

İsrail ise, neredeyse tüm ülke insanlarına mal olmuş siyonist niteliği sayesinde parlamenterizmi yaşatabilmektedir. Emperyalizmin bölgedeki jandarması olan İsrail’de, Filistin Ulusal Hareketi dışında, düzene temelden yönelen bir toplumsal muhalefetin olmaması parlemanterizmi de yaşatmaktadır.

Bunun dışında kalan yeni sömürge ülkelerin bir kısmında ise, parlamentarizm dönem dönem gündeme gelen bir uygulama olmuş ve varlık koşulları, toplumsal muhalefetin boyutlarına bağlanmıştır. 1960’lı yıllarda, entegrasyonun henüz iç çatışmalarla sarsılmadığı, ithal ikameciliğinin iç pazarın doyma noktasına ulaşamaması nedeniyle tıkanmadığı koşullarda, parlamentarizm, bu tip ülkelerde yaygınlaşmış, bunun burjuva demokrasisi anlamına geldiği biçiminde teoriler kendisine önemli taban yaratmıştır.

Ancak depresyonun patlak vermesiyle her şey alt üst olmuş, Küba ve Vietnam Devrimlerinin etkisinde kalarak depresyonun faturasının yeni sömürgelere yüklenmesiyle ulusal kurtuluş hareketleri, anti emperyalist kalkışmalar, emperyalist üretim ilişkilerinin varlığını tehdit edici girişimler birer birer yıkılmıştır. Bunlar arasında, daha 2. Bunalım Döneminde burjuva demokrasisinin örnekleri olarak gösterilen Şili ve Uruguay da vardır.

ABD emperyalizminin 1980’de yeni bir soğuk savaşla birlikte başlattığı karşı devrimci saldırı dalgası da benzer sonuçlar doğurmuş ve parlamentarist uygulamalar birer birer yıkılarak yerini faşist uygulamalara bırakmıştır. Çünkü, emperyalizmin kendi yarattığı yasallık, bu çerçevede oluşturulan kurallar ve işleyişler bütünü, toplumsal muhalefeti bastırmada yetersiz kalmakta ve çoğu kez emperyalizme zarar verici boşluklar doğurmakta, yürütme gücüne istikrarsız bir karakter kazandırmaktadır.

Gelişmenin endişe verici boyutlara ulaşması durumunda ise, zaten toplumsal bir talep olmadan yaratılan ve dolayısıyla topluma mal edilen yasallık, o süreçte hareket durumunda olan güçler dışında ciddi bir direnişle karşılaşılmadan kaldırılmakta, baskı ve terörle suni denge olgusunun etkisi altındaki kitlelerin ve en başta küçük burjuvazinin tepkilerinin nötralize edilerek düzene yedeklemesi de sağlanarak “tehlike” susturulmaktadır.

Emperyalizm ve oligarşik diktanın çeşitli sakıncalarına karşın açık faşizm uygulamalarını sürekli kılmamasının nedenleri çeşitlidir. Bunlalrın en başındra ise faşist kurumların yıpratılmaması çabası yer alır. Yeni sömürgeciliğin kitleleri baskı altında tutma yolunda en önemli silahı suni dengedir.

Suni denge, bilindiği gibi devletin, çeşitli baskı ve pasifikasyon yöntemleri ile kendisini yenilmez ve istikrarlı göstererek kitlelerin düzene yönelik tepkisini nötralize etmesi olayıdır. Zor, bu yolda faşizmin başlıca kozudur. Ama bu koz, diğer çözümlerin tıkandığı noktada ağırlık kazanır. Çünkü zorun sürekli, yoğun ve açık kullanımı, sonuçta tepkiyi yaratmak ve olaya gerçeklik kazandıran kurumları yıpratmak, yenilmez görüntüyü zedelemek anlamına gelir. Bu nedenle özellikle demokratik değerlerin yetersiz düzeyde de olsa topluma mal olduğu yeni sömürgelerde militarist kurumları sürekli sokakta tutan uygulamalar yerine, böylesi bir müdahaleyi gerekli kılmadan diğer pasifikasyon yöntemleriyle kitleleri edilginleştirebilmek başat özelliklerden biri olmuş, parlamentarizm bu yaklaşımın bir ürünü olarak gündeme gelmiştir.

Bununla birlikte, parlamenter uygulamaları genelleştirmek ve sömürge tipi faşizmin evrensel bir özelliği gibi göstermek yanlış olur. Çünkü parlamenter uygulamalar pek çok yeni sömürgede hiç gündeme gelmemiş ya da çok kısa sürelerde geçerlilik kazanmıştır. Özellikle Afrika’daki, Ortadoğu’daki yeni sömürgelerin çoğu için durum budur. Bir genelleme yapmak gerekirse, parlamenter uygulamalar daha çok burjuva devriminin tamamlanmadığı ama böyle bir sürecin şu ya da bu oranda yaşandığı ülkelerde faşizmi maskelemenin bir aracı olarak belirmiştir. (74)

Buna karşılık yeni sömürgecilik öncesinde doğal ekonomik süreçlerin egemen olduğu ülkelerde, ekonomik yapılara özgü monarşist ve totaliter karakterli siyasal iktidarlar, yeni sömürgecilikle birlikte emperyalizmin işbirlikçisi olarak iktidarlarını sürdürmüş ve emperyalist üretim biçimine uygun dönüşüm göstermekle birlikte, burjuva demokratik değerler şu ya da bu oranda en azından küçük burjuvaziye mal olmadığı için yaşamayı sürdürmüş ve dolayısıyla bu tip ülkelerde parlamentarizm gündeme gelmemiştir.

Parlamentarizmi emperyalizm açısından seçenek durumuna getiren bir diğer nedense sosyalizmin yükselişine karşı, emperyalizmin oluşturmaya çalıştığı cepheye yüklediği ya da yüklemeye çalıştığı ideolojik misyon olmuştur. Sosyalist ülkeleri “Demir perde” ülkeleri olarak ya da totaliter rejimler olarak gösteren bu misyon, kendisine demokrasinin bayraktarlığı rolünü biçmiş ve uygun özellikler gösteren yeni sömürgelere de parlamentarizmi empoze etmiştir.

Çeşitli nedenlere bağlı olarak gündeme gelen ve sömürge tipi faşizmi maskelemenin bir aracı olarak kullanılan parlamentarizmi değerlendirirken dikkat etmemiz gereken noktalardan biride olayın yerleşme biçimidir. Yeni sömürgelerde parlamentarizm, toplumsal bir talep olarak gündeme gelmemiş, burjuva demokrasisinin bu kurumu, toplumsal talebin göstergesi olarak burjuva devrimlerle değil, yeni sömürgeci yöntemlerin bir sonucu olarak empoze edilmiştir. Kazanılmış bir mevzi değil, bahşedilmiş bir yanılsamadır sözkonusu olan ve ayakları havada bir özellik taşır. Çünkü talep ancak arz ile birlikte vardır ve böylece anlam kazanır. Belli bir talep olmadan arz bu yanı ile sağlıksızdır, sancılıdır, zahiridir.

Parlamentarizm, halkın onun bilincinde olarak ona ulaşması, onu istemesi şeklinde bir buluşma olarak doğmadığından, kaldırıldığı zaman da, çoğu kez gereken tepkiyi görmez ya da suni denge tepkiyi nötralize eder ve halk başından kendisine verilen genel oy hakkının gasbedilmesine de boynu bükük katlanır. Bu durumda parlamentarizmin diğer burjuva kurumların oluşmasına katkıda bulunması olasılığı fazla değildir. Dolayısıyla aynı nitelik yargı ve yasamaya da hakim olur ve bir bütün olarak burjuva demokratik kurumlar, yerleşme şansı bulamazlar.

Sömürge tipi faşizm, burjuva devlet modelini, militarist kurumların işlemesini öne çıkaran biçimde değiştirmekte ve kurumlaşma bu temelde sürdürülmektedir. Bu durumda açık faşist uygulamalara geçiş ve burjuva demokratik görüntünün terk edilmesi güç olmamaktadır. O çerçevede oluşan yasallık bir gecede son bulmakta, militarizm, sivil yürütmeyi alaşağı etmekte, anında ayaklar altına alarak çiğnemekte ve toplumda burjuva demokratik anlamda etkili bir mevzilenme ya da taban yaratma olayı olmadığından, genellikle ciddi bir direnişle karşılaşmamaktadır.

Burada çok sık tartışılan bir noktaya girmiş oluyoruz. Bu İspanya, Portekiz ve Yunanistan örneklerinden yola çıkarak (ki son zamanlarda Arjantin de bu örneklere katılmaktadır) faşizmden burjuva demokrasisine dönüşün mümkün olduğu biçimde formüle bir tezdir.

Aynı yaklaşım 12 Mart sonrası Türkiye için de kullanılmış ve bir hayli taraftar toplamıştır. Bugün yeni ikameciliğin en ileri örnekleri olan bu üç ülkede ve hatta daha başka ülkelerde, görece ileri ve somut demokratik kurumlaşmaların olduğu doğrudur. Ve üstelik bu durum faşist kurumlaşmayı geriletmekle koşut olarak varlığını sürdürmektedir.

Ancak böyle bir saptamada bulunurken aynı anda çok önemli temel noktaları ve başka saptamaları da gözetmek zorunludur. Bu ülkeler böyle bir dönüşüme ancak toplumsal “tehlike”, yani anti-emperyalist halk hareketliliği durulduktan bir devrim olasılığı o süreçte ortadan kalktıktan sonra gidebilmişlerdir. Devrim olasılığının engellenmesi “zor”un yaygın kullanımını gereksiz kılmış ve görece burjuva demokratik kurumları gündeme getirmesi süreci başlamıştır.

Bir ülke emperyalizmden bağımsızlaşmadıkça, yani ekonomisine iç dinamiklerin belirliyiciliği temelinde bir karakter kazanmadıkça sürekli faşizm olgusundan arınamaz. Bir devrim olasılığının baş göstermesi burjuva demokratik “dönüşüm”e son verecek ve açık faşist uygulamalar devreye girecektir. Çünkü her şeyden önce militarist kurumlar emperyalizmin denetimindedir ve bir iç savaşa göre örgütlenmiş karakterlerini korumaktadırlar. ‘Kapitalist yoldan emperyalizmden bağımsızlaşmak’ olanaksız olduğuna göre (75) burjuva demokratik kurumlar ne kadar yerleşik görünse de faşizm gerçekte egemen durumdadır.

Sömürge tipi faşizmin kitle temeli yaratmak gibi bir çabası her zaman olmuştur. Ama bu kurumsallaşmak ve özelliklede militarist kurumları faşistleştirmek çabası yanında ikincil durumda bir sorundur.

Emperyalizmin başlıca çabası her şeyden önce militarist kurumları faşistleştirmektir. Çünkü bunun başarılması, faşizmin devlet biçimi durumuna gelmesi sürecinin asgari ölçülerde de olsa tamamlanması anlamına gelir. Kitlesel dayanak yaratılması ise, özellikle halk güçlerinin doğrudan ordu, polis veya ulusal muhafızlar, vb. kurumları devreye sokmadan engellenmesi anlamında önem kazanırlar.

Türkiye bunun ilk akla gelen örneklerindendir. Kitle tabanının yaratılması ise faşizmin klasikleşen evrensel taktikleri ile, yani eklektik yollar ve demagojik bir söylemle başarılır. Genel ya da yerel kültürel özelliklerin, geleneklerin, ulusal ve etnik karakterin sömürülmesi, faşizmin kitle tabanı oluşturma yolunda kullandığı başka araçlardır.

Toparlayacak olursak, sömürge tipi faşizmin özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

Birincisi, sömürge tipi faşizm, üçüncü bunalım döneminde var olan ilişki ve çelişkilere bağlı olarak şekillenen yeni sömürgeciliğe özgü egemenlik biçimidir; emperyalizmin bu ülkelerdeki denetiminin somutlanmasıdır.

İkincisi, sömürge tipi faşizm, emperyalizmin egemenliği ile, yeni emperyalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşması ve buna uygun olarak militarist kurumların faşistleştirilmesiyle asgari düzeyde yerleşmiş olur, izleyen süreç, diğer devlet kurumlarının da faşistleştirilmesi ve ekonomik-siyasal-toplumsal-ulusal-kültürel-tarihsel özelliklerin sömürülmesi yoluyla sivil bir taban yaratılması çabalarını içerir.

Üçüncüsü, uluslar arası koşullara, ülkenin koşullarına ve faşist kurumsallaşmanın ulaşmış olduğu düzeye bağlı olarak açık ve gizli biçimlerde görülür.

Dördüncüsü, devrim olmadıkça, sürekli faşizm devlet biçimi olma özelliğini korur.

ULUSAL KURTULUŞ HAREKETİ

Üçüncü bunalım döneminin sık sık değindiğimiz gibi, ayırt edici özelliklerinden biri de ulusal kurtuluş hareketlerinin ulaşmış olduğu boyutlardır. Bunları, dünya halklarının emperyalizme karşı şahlanışı biçiminde de ifade edebiliriz. Kuşkusuz gerek birinci gerekse ikinci bunalım dönemlerinde anti-emperyalist halk hareketleri vardı. Ancak, olayın emperyalizmin varlığını tehdit edici boyutlara ulaşması bu dönem oldu ve ulusal kurtuluş hareketleri, emperyalistleri entegrasyona zorlayan başlıca nedenlerden biri olma niteliğini kazandı.

Günümüzde ulusal kurtuluş hareketlerinin yüklenmiş olduğu anlamı ve diğer toplumsal hareketlerden farklı yönlerini başlıca üç biçimde özetleyebiliriz.

a) Ulusal kurtuluş hareketleri, anti emperyalist ve anti oligarşiktir. Çünkü çağımızda gerçek bağımsızlık ve kurtuluş, ancak emperyalist kapitalist sistemin dışına çıkmakla mümkündür.

Çağımız bir yönüyle iki sistemin,kapitalizm ve sosyalizmin, çatışması çağıdır. Bu çatışmada geriyi temsil eden emperyalizm, varlığını sürdürebilmek için, elinde tuttuğu pazarları daha sıkı biçimde denetlemekte ve yapısal krizlerini dünya halklarına mal ederek, bunalımlarından en az zararla kurtulmaktadır. Ellerindeki pazarların giderek daralması, üretim araçlarının evrimine koşut biçimde bu pazarların ekonomik potansiyelini sonuna kadar emme çabasını göstermiş, yeni sömürgecilik olgusuna bağlı olarak, ezilen dünya ülkeleri açısından içsel bir olguya dönüşmüş, işbirlikçisi oligarşik iktidarlar eliyle her türlü halk hareketini faşist yöntemlerle ezme yolunu tutmuştu.

Dolayısıyla anti emperyalist ve anti oligarşik olmak, bir halk hareketi olabilmenin ilk koşulu olarak öne çıkmıştır. Dünya halklarının baş düşmanı emperyalizm ve oligarşiye doğrudan yönelmeyen bir toplumsal hareket, halk yararına bir hareket olmaz. Anti emperyalizmin ilk koşulu, emperyalizmin ülke içindeki varlığına karşı olmaktır. Yani, yeni sömürgeci ilişkilere, o ülkelerdeki ABD askeri varlığına, ülkeleri hemen yatırımlarını uluslaştırma anlayışına, emperyalizmin siyasal ve kültürel varlığına tavır alan asgari bir anlayışa sahip olmaktır.

Bununla birlikte tutarlı bir anti-emperyalizm, sosyalist programa sahip olmayı gerekli kılar. Çağımızda bir çok kez kanıtlandığı gibi, sosyalizm ile tamamlanmayan bir anti emperyalizm, süreç içinde çözülmek ve yeni sömürgeciliğe teslim olmak zorundadır.

Bireysel mülkiyetin yerini kolektif mülkiyetin almadığı, üretimin planlı ve kolektif bir temele dayandırılmadığı bir ülkenin bağımsız kalabilmesi ve bu temelde kalkınabilmesi olanaksızdır. Bunun en büyük örneği Gana’dır. Emperyalizme karşı ulusal bir savaşla Nkrumah’ın önderliğinde siyasal bağımsızlığını sağlayan Gana, bunu sosyalizm ile bütünleştiremediğinden, bağımsızlığını yeniden yitirmiştir. Ne kadar ki, “yeni sömürgecilik” adlı bir de kitap yazarak dünya halklarını uyaran Nkrumah, çözüm olarak sosyalizme yönelen bir halk demokrasisi oluşturamadığından, yıllar sonra bir darbe ile alaşağı edilmiş ve yerine geçenlerin yaptığı ilk iş IMF reçetelerine başvurmak, %40 oranında bir devalüasyona gitmek olmuştur.

Görüldüğü gibi emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı savaşmak, içeriği doğru biçimde doldurulamıyorsa, yetmemektedir. Anti kapitalist olmayan anti emperyalizm saçmalıklarını hayat çürütmüştür. Anti emperyalizm, ancak anti kapitalist bir temele, yani sosyalist bir programa dayanıyorsa anlam kazanabilir. Ulusal kurtuluş hareketi olur. Çünkü çağımız koşulları, sosyalizm ve kapitalizm arasında üçüncü bir yolu yalanlamıştır ve ulusal kapitalizm denemelerini bağışlamayacak kadar acımasızdır. Sosyalizm perspektifine sahip olmayan hareketleri ulusal kurtuluş hareketleri olarak görmüyoruz. Bu kavram SBKP ve ÇKP revizyonistlerince çok değişik anlayışlara temel edilmek istendiğinden çarpıtılmış, içi yanlış uygulamalarla doldurulmuştur. Kapitalist olmayan yoldan geçiş anlayışı ve üç dünya teorisi, anti emperyalist hareketler ile ulusal kurtuluş hareketleri arasındaki ayrımı darmadağınık etmiş ve anti emperyalist dalgaya sonuçları, her geçen yıl daha çarpıcı biçimde ortaya çıkan ciddi zararlar vermiştir.

“Kapitalist olmayan yol” teorisi, anti emperyalist bir kalkışmanın, kapitalist olmayan bir gelişme yolunu seçerse, bunun süreç içinde sosyalizme yönelebileceği anlayışından çıkmıştır.

Sosyalist denilemeyen, ama kapitalist de olmayan bir yol olabilir mi? Bizce hayır. SBKP olabilir diyerek ve devlet kapitalizmi uygulamalarına böyle bir misyon yükleyerek özellikle Afrika’da emperyalizme karşı siyasal bağımsızlığını kazanan ülkelere büyük çaplı yardımlar yapmış ve en uç örneğini Mısır’da görebileceğimiz gibi kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçeceği var sayılan onlarca ülkeden bir teki bile sosyalizme yönelmemiş, bu teori bir tek ülkede bile başarıya ulaşmamıştır.

Modern biçimde örgütlü bir işçi sınıfının bulunmadığı ülkelerde, bu ülkelerin proleter olmayan ya da proletarya ideolojisini benimsemeyen, bu ideoloji ile yoğrulmayan önderlerinin anti emperyalist yanlarını abartarak, sosyalizmin kurulabileceği teorisi pratikte iflas etmiştir…

ÇKP’nin ” üç dünya teorisi” ise olayı, Çin’in baş düşman tespit ettiği SSCB’ye karşı her türlü girişimin ve gericiliğin desteklenmesine kadar götürmüştür. Kapitalist olmayan yoldan geçiş anlayışı kadar etkili olmasa da, özellikle sosyalist sistemin dağınık bir görüntü vermesinde ve sosyalizmin prestij yitirmesinde önemli oranda etkili olmuştur.

b) Ulusal kurtuluş hareketleri demokratiktir.

Gerçekte 16. yy’da Almanya’nın sahne olduğu köylü hareketleriyle başlayan feodalizm ve kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin tasfiyesi süreci, bugün halen tamamlanabilmiş değildir. Dünyanın dört bir yanında yeni sömürge ülkelerde kapitalizm öncesi ilişkiler ekonomik ve politik düzlemde çeşitli düzeylerde varlıklarını sürdürmektedir.

Kapitalist gelişmenin iç dinamiğe dayandığı ülkelerde, burjuva devrim, demokrasi sorununun burjuva temelde çözümü anlamına gelmiştir. İşçi ve köylü kitlelerinin aktif katılımı ile, yükselen sınıf burjuvazinin önderliğinde, toprak sorununun feodal ilişkilerinin kırılması temelinde çözümü, feodal otarşinin yerine genel oy kuralına dayalı burjuva bir işlerliğin oluşturulması, uluslaşma sürecinin yolunun açılması ve bu sürecin hızlandırılması, feodal ademi merkeziyetçi, kendine yeterli ekonomik sistemin yerini kapitalist ilişkilerin alması ve buna uygun hukukun oluşturulması, üst yapıda da, benzeri sorunların çözümü, burjuva demokratik devrimlerin klasik biçiminin ayırt edici özellikleri olmuştur.

Emperyalizm döneminde ise, burjuvazinin ilerici niteliğini yitirmesi, gelişen bir sınıf özelliğinin yerine yoz bir sınıf özelliğini alması ve tekelleşen burjuvazinin dünya halklarını sömürge ve yarı-sömürgeleştirmeye yönelmesi, burjuva devriminin niteliğinde de önemli değişmelere neden olmuştur.

Sömürgeleştirme, yarı-sömürgeleştirme sürecinde tekelci burjuvazi, sözkonusu ülkelerde kapitalizm öncesi sınıf ve katları işbirlikçi olarak seçmekten kaçınmamış, bu ülkelerde oluşum durumundaki yerli burjuvaziyi yok etmeyi kendi amacının bir gereği olarak kullanmıştır.

Bu sürecin sonucunda, emperyalizmin boyunduruğundaki ülkeler, iki tip burjuvazi ile tanışmıştır. Emperyalizmden bağımsız gelişme anlamına gelen ve yaşayabilmek için emperyalizme karşı olmak, onunla rekabeti göze almak zorunda kalan ulusal burjuvazi ve emperyalizmin işbirlikçisi olarak onun girişimlerinin bir parçası, bir halkası işlevini yüklenen komprodor burjuvazi…

Üçüncü bunalım döneminde ise durum, emperyalizmin içsel bir olgu olmasına bağlı olarak ulusal burjuvazinin de kavrulmasına dönüştü.

Dolayısıyla, kapitalizmin genel bir bunalım sürecine girmesiyle, feodalizm ve kalıntılarının yok edilmesi, ulusal bağımsızlığın kazanılması, toprak sorununun çözümü ve diğer çeşitli demokratik istemlere gerçeklik istemek ve gerçeklik kazandırma sorunlarının çözümü; temelde sosyalist devrimin ön koşullarını bağrında taşıyan bir içerik yüklemiş ve demokratik devrim proletarya devrimi ile olabilirlik kazanmıştı.

Yüzyılın başlarında gerçekleşen iki burjuva devrimi, 1905 Rus Devrimi ve Sun Yat Sen önderliğindeki Çin Yeni Demokratik Devrimi, proletaryanın öncü olmasa da çok önemli rol oynadığı iki devrim olmuştur. Ancak gerek Rusya’da ve gerekse de Çin’de bu iki devrim, demokrasi sorununu, toprak sorununu çözmeye yetmemiş, bu çözümler ancak Rusya’da 1917’de, Çin’de de 1949’da gerçekleşebilmiştir.

3. Bunalım Dönemine yeni sömürge ülkelerin büyük çoğunluğu bu türden dönüşümleri ya hiç yaşamamış ya da yetersiz düzeyde yaşamış olarak girmişlerdir. Dolayısıyla demokratik devrim hiç başlamamış ya da tamamlanmamıştı. Bu durum, ulusal kurtuluş hareketlerinin demokratik devrimi de içermesini getirmiş ve bu hareketlere demokratik halk devrimini stratejik olarak hedefleyen ve bunu kesintisiz biçimde sosyalist devrimle tamamlayan hareketler olma özelliğini vermiştir. Bunun en somut iki örneği Vietnam ve Küba devrimleridir. Her ikisinde de köylülüğün toprak ve bağımsızlık sorunları başta olmak üzere demokratik devrimin içeriğini oluşturan diğer özellikler, hareketin ilk halkasını oluşturmuş ve sosyalist devrim bu temel üzerinde yükselmiştir. Ulusal burjuvazinin artık olmaması, Çin Yeni Demokratik Devrim tipi devrimleri ortadan kaldırmıştır.

c) işçi önderliği esastır; yeni sömürgelerde, bu önderlik ideolojik karakterdedir.

Ulusal kurtuluş hareketlerinin diğer bir ayırt edici noktası da, işçi sınıfının fiili ya da ideolojik önderliği temelinde yükselmesidir. Yukarda sözünü ettiğimiz amaçlara, yani demokratik halk devrimi ve sosyalist devrim amaçlarına değişik karakterli önderliklerle ulaşılamaz. Bunlar başarılamadıktan sonra siyasal düzeyde varolan bağımsızlıkta yiter. Üçüncü bunalım dönemi, sık sık değindiğimiz gibi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Bu noktada da geçmişte ve günümüzde tanıklığını yaptığımız, burjuva içerikli ve proletarya önderliğinde yükselmeyen hareketler sorununa girmiş oluyoruz.

Söz konusu olan demokratik devrime önderlik edecek bir burjuva sınıfın olmadığı ya da emperyalizmin girişi ile gelişemediği, demokratik devrime önderlik edecek güç ve düzeyde bir proletaryanın da olmadığı koşullarda yaşanan süreçlerdir. Önderlik görevi genellikle burjuva değerleri benimseyen orta katlarca üstlenilmekte, ancak üretici güçler-üretim üzerinde yükselmediklerinden kitle hareketi özelliği kazanamamakta, toplumsal bir devrime dönüşememektedir.

Bununla birlikte kapitalizmin gelişmesi ve burjuva değerlerin yerleşmesi sürecinin önünü açması bağlamında bir işlevleri kuşkusuz vardır. Bu sürece koşut toplumsal dönüşüm ve feodalizmin tasfiyesi sorunları çok zorlu ve sancılı bir sürecin parçaları olmaktadır.

Bu tip burjuva devrimlerin yani üst düzeyde sınırlı kurumsallaşma anlamına gelen hareketliliğin ilk örneği 1867-68 Japon Devrimidir. Bazı değişik yönleri içerse de temelde benzer olan diğer iki örnek olarak da İran AK devrimi ve onu izleyen Jön Türk hareketini prototip olarak kabul edebiliriz.

  1. Bunalım Dönemi ise emperyalist işgalin biçiminin değişmesine bağlı olarak, olaya geçmişte olduğundan daha sancılı bir nitelik kazandırmıştır. En somut örneğini Nasır ve benzerlerinde bulan bu hareketler, ulusal burjuvazinin ve proleter önderliğin olmadığı koşullarda burjuva içerikli hareketler olarak yaygınlaşmış ancak iktidarı ele aldıktan sonra, SSCB’nin kapitalist olmayan yoldan geçiş teorisini temel olarak anti emperyalist bir görüntüyle bağımsızlaşmaya çalışmıştır. Ne var ki, emperyalizme karşı kapitalist yoldan kalkınmak çabası, tamamını yeni sömürgeciliğin kucağına itmiş ve başlangıçta siyasal düzeyle sınırlı da olsa sözkonusu olan anti emperyalizm de yitmiştir.

Birer kitle hareketi olmaktan çok yarı aydın ve milliyetçi askerler eliyle gerçekleşmesi, ardından toplumsal olmayan anti emperyalizmin fazla direnmeden çözülmesi sonucunu da doğurmuştur. Bu tip iktidarlar genellikle darbe yoluyla işbaşına geçtikten sonra ülkenin egemen sınıfı ve katları ile bütünleşmiş ve Bonapartizm benzeri misyonlar yüklenmişlerdir. İstikrarsızlık ve tutarsızlıkları bir diğer özellikleridir. Dolayısıyla emperyalist sömürüye radikal bir karşı koyuş da sözkonusu değildir.

Unutmamak gerekir ki, yeni sömürgeciliğin gelişen biçimiyle olgunlaşan biçimi aynı şeyler değildir. Örneğin Türkiye’de yeni sömürgecilik olgunlaşmıştır. Alt yapı ve üst yapı emperyalizmin denetimindedir.

Buna karşılık bu ülkede kukla bir siyasal iktidar olmadan da yeni sömürgecilik sürebilir. Bu ülkelere, yeni sömürgeciliğin gelişme durumunda olduğu ülkeler demek yanlış olmaz. Bugün Libya, Suriye, İran gibi ülkeler siyasal düzeyde verdikleri anti-emperyalist görüntüye karşın, bunu sosyalist alt yapı ile pekiştirememiş ülkelerdir ve emperyalist kapitalist dünya pazarlarının parçaları olmaktan çıkamamışlardır. AET, Japonya ve hatta ABD çıkışlı tekeller, uluslar arası sermaye, bu ülkelerin ucuz iş-gücünü, yer altı yerüstü kaynaklarını yağmalamayı sürdürmektedir ve hiç kuşku yor ki bu alt yapı, süreç içinde kendine uygun siyasal kurumlarını oluşturacaktır.

Sonuç olarak, kurtuluş hareketleriyle anti emperyalist kalkışmaları ayrı tutmamız gerekir. Anti-emperyalist, anti oigarşik olmayan demokratik devrim programına sahip olmayan ve işçi sınıfının ideolojik ya da fiili önderliğinde yükselmeyen hareketler, ulusal kurtuluş hareketi değildir ve bunun içeriğini genişletmek, “kapitalist olmayan yoldan geçiş”, “üç dünya” türünden fason teoriler yaratarak revizyonizme ve ekonomizme temel oluşturmanın yarattığı tahribat yeterince açıktır. Bu özelliklere sahip olmayan ve özellikle siyasal düzeyde yadsınamayacak bir anti emperyalizmi içeren hareketlere ise anti emperyalist kalkışmalar diyoruz.

Üçüncü bunalım döneminin başlıca Ulusal Kurtuluş hareketlerini ve kalkışmaları ise şöyle sıralayabiliriz:

1954: Vietnam devrimi ve K. Vietnam halk cumhuriyetinin kurulması

1957: G. Kore ulusal kurtuluş hareketi ve emperyalizmin müdahalesiyle çıkan Kore savaşı

1956: Gana devletinin kurulması

1959: Küba devrimi

1960: Zaire’nin kurulması

1962: Cezayir devrimi

1962: K.Yemen’in kurulması

1963: Kenya’nın kurulması (Zanzibar Devrimi ve boğulması)

1967: G.Yemen’in kurulması

1969: G.Yemen Devrimi

1974: Etiyopya Devrimi

1974: Gine-Bissau Devrimi

1975: Kamboçya Devrimi

1975: G.Vietnam’ın kurtuluşu

1975: Laos Devrimi

1975: Sao Tome’nin kurtuluşu

1975: Angola Devrimi

1978: Afganistan PDPA Darbesi

1979: İran Devrimi

1979: Grana’da radikal dönüşüm

1979: Nikaragua Devrimi

1980: Zimbabwe’nin kurtuluşu

Bunun yanında sayısız radikal kalkışma ve en önemli örnekleri olarak Endonezya, Filipinler, Malezya, Şili, Filistin, Batı Sahra, Guetamala, El Salvador, Peru, Venezuela, G.Afrika’da gördüğümüz halk hareketeleri, hemen hemen tüm yeni sömürgelerde öne çıkmış, yaygınlaşmıştır.

BİRİNCİ CİLDİN SONU

EKLER VE KAYNAKLAR

(1) K.Marks Kapital c.1

(2) K.Marks agk c.3

(3) K.Marks Lois Bonapart’ın 18 Brumeir’i

(4) F.Engels

(5) F.Engels

(6) K.Marks Kapital c.3

(7) K.Marks agk c.3

(8) K.Marks agk c.3

(9) K.Marks-New York Daily Tribane Gazetesi, Aktaran – H.Denis, Ekonomik Doktrinler Tarihi c.2

(10) Lenin-Emperyalizm

(11) Sweezy-Çağdaş Kapitalizmin Bunalımı

(12) Bu türden yaklaşımlar için bkz. Materyalist Felsefe Sözlüğü, Materyalist Ekonomi Sözlüğü, Ekonomi Politik (Nikitin) Ekonomi Politiğinin Temelleri vb

(13) Prof.Dr. Nevzat Kuyucaklı-İktisadi Doktrinler Tarihi

(14) N.Kuyucaklı, agk.

(15) Doğal ekonomiyi; ilkel Komünal, köleci ve feodal ilişkilerin hepsini ifade edecek biçimde kullanıyoruz. Buna doğal ekonomi, eşittir kapitalizm öncesi üretim biçimleri de diyebiliriz.

(16) Rosa Lüksemburg-Sermaye Birikimi

(17) Rosa Lüksemburg-age

(18) Mahir Çayan-Bütün Yazılar

(19) Kapitalizmin girdiği yerler, büyük merkezler,limanlar, Ereğli gibi zengin yer altı kaynaklarının olduğu bölgeler ve Çukurova, Ege gibi kapitalizmin gereksindiği ürünlerin yetiştirilmesine uygun havzalardı.

(20) Bir örnek verecek olursak; geçmişte ipek dokuma alan tacir, daha sonra artık ipek ipliği almaya başlayacak, böylece önce ipekli dokuma sanayini yıkarak, daha sonra ipek ipliği yerine ham ipek alarak küçük üreticiliğin yan uğraşı olan ipek üreticiliğini yıkacak ve daha sonra da ham ipeği de kendisi üreterek, bu uğraşı asıl iş edinen küçük üreticiyi yıkacaktı. (M. Erdost, Asya Üretim Biçimi ve Kapitalist Üretime Geçiş Koşulları, Ülke Kitap Dizisi)

(21) Y. A. Patrosyan, Sovyet Gözüyle Jöntürkler, Bilgi Yayınevi

(22) Örneğin, bu tip bir kuruluş olan tütün rejisi, 40 yılı aşkın bir süre tütün üreticisini sömürdü. Rejinin yıllık ortalama kârı 2.000.000 altın liraydı. 130.000’i aşkın tütün üreticisini sömüren reji , beslemeleri aracılığıyla, reji sömürüsünden kurtuluşu kaçak tütün ekmekte bulan 20.000’den fazla yoksul köylüyü öldürmüştü. (H.A. Şando, Yarı Sömürgeleşme Tarihi, Aktaran, Tevfik Çavdar, Osmanlıların Yarı-Sömürgeleşmesi.)

(23) E.Z. Karal, Osmanlı Tarihi

(24) T.Çavdar, Türkiye’de Burjuva Düzene Yönelik İlk Hareketler.

(25) Son ve kesin tasfiyesi 25 Mayıs 1954’te ancak tamamlanabilen Düyun-u Umumiyenin gücünü ve halk üzerindeki sömürüsünü bir örnekle anlatalım: 1910 yılında %5,58 gibi yüksek bir faizle 550.000 altın değerinde İtalyan hisse senedi alınmıştı. İtalya, Düyun-u Umumiyenin istekleriyle yapılan bu alışverişten elde ettiği 550.000 altın lirayı Osmanlı Devletiyle tutuştuğu Trablusgarp savaşının masraflarında kullanacaktı. Dolayısıyla komprodor feodal Osmanlı Devleti, niyeti ve amacı çok açık olan İtalya’nın kendisine karşı açacağı savaşa yardım etmiş oluyordu. Rezalet bu kadarla da bitmeyecekti. Savaş sonrasında Libya’yı işgal eden İtalya, Türkiye’ye tazminat olarak 30 milyon frank ödedi. Ancak bu paraya Düyun-u Umumiye el koydu. Gerekçesi ise Osmanlı Devletini gerçekte kimin yönettiğini yeterince ortaya koyuyordu. Buna göre, Trablus, Osmanlı toprağıydı, ve yitirilmesi, Osmanlı Devletine tazminat yoluyla gelir sağlamıştı. Oysa Düyun-u Umumiye kendisine gelir getiren bir kazanç kapısını yitirmiş oluyordu; bu durumda tazminat, yitirdiklerinin karşılığı olarak Düyun-u Umumiyeye verilmeliydi. (Türk Düşününde Batı Sorunu, N. Berkes, Bilgi Yayınevi)

(26) Bu konuya ve savaşın tamamlanmasına ilişkin çeşitli yaklaşımlar vardır. Troçkist E.Mandel’e göre, II. Dünya Savaşı, beş savaşın bir tek savaşta bileşimiydi. Buna göre; “savaşa kalkışanların kendi aralarında sürdürdükleri bir savaş… Sovyet bürokratikleşmiş işçi devletinin, Nazi Almanyası ve müttefiklerinin emperyalist saldırganlığa karşı verdiği öz savunma savaşı, Japon emperyalizmine karşı-yarı sömürge Çin’in verdiği haklı ulusal kurtuluş savaşları; ve son olarak işçi kitlelerinin ve baskı altında tutulanların Avrupa’nın işgal edilmiş ülkelerinde Nazilere karşı verdiği haklı direniş savaşı” Günümüzde Devrimci Marksizm, E. Mandel).

Anthony Barnet ise, savaşın tanımlamasını şöyle yapmakta: “Pasifikte çatışma esas olarak kapitalistler arası bir çatışmaydı ve yalnızca ikinci olarak bir kapitalist-komünist karşılaşmasıydı, Avrupa sahnesinde ise, çatışma esas olarak komünizmle kapitalizm arasındaydı ve kapitalistler arası yön yalnızca ikincildir.” Amerikalı Marksist Paul Sweezy ise daha 1942’de sürmekte olan savaşı şöyle tanımlıyordu: ” İkinci Dünya Savaşı bir bütün olarak, birincisi gibi basitçe dünyanın yeniden bölüşümü için emperyalistler arası bir mücadele değildir. Bu savaş, gerçekte askeri açıdan bütünlük sağlayamamış olan üç ayrı savaştır. Bu savaşın birincisi, 1914-18’deki gibi bir bölüşüm savaşıdır; Almanya, İtalya, Japonya bir taraftadır, İngiltere ve ABD diğer tarafta. İkinci savaş kapitalizmle sosyalizm arasındadır ve bir tarafta Almanya, diğer tarafta da Sovyetler Birliği vardır. Üçüncüsü ise, Çin’in Japonya’ya karşı verdiği anti-emperyalist bir bağımsızlık savaşıdır.”

Fred Holiday ise savaşı ve sonuçlarını şöyle özetlemektedir: İkinci Dünya Savaşını patlatan kapitalist devletler arası çelişkiydi. Haziran 1941’de SSCB’ye Alman saldırısıyla Avrupa’daki savaş çok büyük ölçüde kapitalizm-komünizm karşılaşmasına büründü. Nazi Almanya’sının yenilgisine en fazla katkıyı Kızıl Ordu yaptı. 1937’den 39’a kadar Asya’da Sovyetler Birliği Japonya ile savaştı ve Japonya’nın yarıya yakın gücünü yolladığı Çin’deki savaş da büyük ölçekli bir kapitalist komünist savaşıydı. Ama çelişkinin ana ekseni, kapitalistler arası nitelikteydi. Japonya ile ABD arasındaydı. İkinci Dünya savaşı bu yüzden, hem kapitalist devletler arası, hem de kapitalizm ile komünizm arası bir çatışmaydı. Savaş, kapitalistler arası çelişkinin hakim olduğu bir dünyadan rekabet eden toplumsal sistemler arasındaki çelişkinin hakim olduğu bir diğerine geçiş dönemini işaret ediyordu. Bu yeni çelişki, gelecek dönemin uluslar arası ilişkilerini karakterize edecekti artık. Coğrafi, demografik ve ekonomik iki büyük varlık, ABD ve SSCB arasında gerçekleşen uluslar arası bölünme, her biri kendisi için bir dünya yaratma peşinde olan iki sistem arası bir çelişki bağlamında yer almıştı” (Günümüzde Soğuk Savaş, Holiday,)

(27) Bu durum hükümetlerin, üniversitelerin finansman sorununu çözümlemek yoluyla onları kendisine bağımlı kılmasıyla sağlanmakta idi.

(28) Bernall-Materyalist Bilimler Tarihi

(29) A. Shpirt, agk

(30) A. Shpirt, agk

(31) Bernall, agk

(32) Bernall, agk

(33) Mahir Çayan agk

(34) SBKP/MK Siyasal Raporu

(35) F.Engels, Anti-Dühring

(36) Mao, Seçme Eserler c.1

(37) Lenin, Felsefe Defterleri

(38) Mao, agk

(39) Aktaran G.Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri

(40) Mao, agk c.1

(41) Mao, agk c.1

(42) Politzer, agk

(43) Mao, agk, c.1

(44) Lenin, agk

(45) Engels, Anti-Dühring

(46) Politzer, agk

(47) Politzer, agk

(48) Mao, agk

(49) Stalin, Diyalektik Materyalizm ve Tarihi Materyalizm

(50) SBKP/MK, agk

(51) Temel çelişme üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkidir. Bu durumda emperyalistler çatışmayı bu temelde bire bir uyarak açıklamak güç gibi görünür. Ancak sürecin gelişimi içinde dünya zenginliklerinin yağmalanması öne çıkarak emperyalistler arası çelişmeye başat bir karakter kazandırdı. Çelişmenin iki kutbu arasındaki ilişkiler inişli çıkışlı bir seyir izler. İki kutuptan birinin diğerinin üzerindeki baskısının önem kazanması, kesinliğe yakın hakimiyeti durumunda, sürecin yönelimi önemli değişiklikler gösterebilir.

Nitekim üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın karşılığı, emperyalizmle dünya halkları arasındaki çatışmaydı. Ancak I. ve II. Bunalım Dönemlerinde çelişmenin iki kutbundan biri olan emperyalizmin baskın niteliği, buna karşılık dünya halklarının emperyalizme karşı hareket anlamındaki görece yetersizlik düzeyi, pazarların yağmalanması yolunda çatışmayı öne çıkararak, çelişmenin kutuplarından biri olan emperyalizmin birkaç uçtan oluşması, emperyalistler arası çatışmaya baş çelişmelerden biri haline gelecek değerde özellikler kazandırdı.

(52) New York Times- 30 Ağustos 1971. (Aktaran Sweezy- Baran-Magdof Çağdaş Kapitalizmin Bunalımı)

(53) New York Times- 23 Ağustos 1971. agk.

(54) Business Week- 21 Ağustos 1971. agk.

(55) New York Times- 30 Ağustos 1971. agk

(56) K.Marks-Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı

(57) K.Marks- Gothe Programının Eleştirisi

(58) Aktaran J. Ellenstein- Devrimlerin Devrimi

(59) Aktaran Marksizmin Leninizminİlkeleri-SBKP Bilimler Akademisi

(60) Aktaran J. Ellenstein-agk.

(61) Lenin- Bir Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Hakkında

(62) Aktaran J. Ellenstein-agk.

(63) Paul Baran- Büyümenin Ekonomi Politiği

(64) Troçki – Sürekli Devrim

(65) Troçki. agk.

(66) Mao-Yayınlanmış Yazılar

(67) Bakınız Stalin, Son Yazılar

(68) Yugoslavya kastediliyor

(69) Mao-agk.

(70) Marks-Kapital

(71) Gün Dergisinden

(72) 3. Bunalım Döneminde önemli yeri olan petrol yataklarına sahip olmaları OPEC ülkelerini bu durumun dışına çıkarmış, petrol yatakları modern teknolojik yöntemlerle işlenmiştir. Ancak bu teknolojinin sahibi de OPEC ülkeleri değil, petrol yataklarını işleyen emperyalist tekellerdir.

(73) Time – 7.7.1976 ve New York Times – 23.12.1981 Aktaran Kriz, Neo Liberalizm ve Reagan Dosyası

(74) Fakat kuşkusuz bu durumu bir kural halinde sunamayız. Örneğin yeni sömürgeler içinde kapitalizmin en çok geliştiği ülkelerden İspanya ve Portekiz uzun yıllar açık faşist uygulamalara sahne olmuştur. Demek ki olayın rengi toplumsal hareketlilikle belirlenmektedir.

(75) Ki Olanaksızlığı, Eşitsiz Gelişim Yasasına uygun olarak geri kapitalist ülkenin emperyalistler arasına katılmanın olanaksızlığı çerçevesindedir. Günümüzde emperyalist-kapitalist sistemin dünya pazarlarını bir bütün durumuna getiren ve sistem ülkelerini birbirine eklemleyen özellikleri, aynı zamanda bu ülkelerin birbirlerini denetlemesi anlamına gelmektedir ve bu Eşitsiz Gelişim Yasası’nın kapitalist anlamda işleyişinin önünü tıkamıştır. Bırakalım 3. Bunalım Dönemini, 2. bunalım dönemindede bunun bir örneğini bulamayız. Geri ülkenin ilerlemesi ve bağımsızlaşması ancak sosyalizmle olanaklıdır. Yeni sömürgelerin hiç biri bugün otuz yıl önceki düzeyde değildir. Kuşkusuz her birinde değişik oranda da olsa bir gelişme söz konusudur. Ancak bu gelişme emperyalizmle olan bağımlılık ilişkisi son bulmadığından ve hatta aradaki mesafe giderek derinleşen bir uçuruma dönüştüğünden esasta yanılsamadır.

ŞAFAK YARGILANAMAZ 1. CİLT

image_pdf
قد يعجبك ايضا

اترك رد

لن يتم نشر عنوان بريدك الإلكتروني.