موقع اممي ثوري ثقافي مناهض للامبريالية ومناصر لقضايا الشعوب حول العالم.

Şafak Yargılanamaz 1. Cilt: THKP-C/MLSPB Niçin Savaşıyor

121
image_pdf

 

Her Devrim Kanla Yazılan Bir Manifestodur

Ve Önce Şehitlerimizi Saygıyla Selamlıyoruz

Onurları Devrimde Yaşayacak

Onlarla Daha Güçlü, Daha Çoğuz

Şehitlerimizin Işığıyla Aydınlanan Yolumuzda, Onlarla Yürüyoruz

YAYINA HAZIRLANIRKEN 

İçindekiler: 

ŞAFAK YARGILANAMAZ! 

ŞEHİTLERİMİZİN IŞIĞIYLA AYDINLANAN YOLUMUZDA ONLARLA YÜRÜYORUZ... 

TÜKENEN GÜN ŞAFAĞI YARGILAYAMAZ!.. 

SUNUŞ 

DÜNYA ŞİMDİ DAHA HIZLI EVRİLİYOR 

KÜRDİSTAN HALKI DÜNYAYA MEYDAN OKUYOR 

TÜRKİYE DEVRİMCİ ALTERNATİFİNİN ORTAMI VE DİNAMİKLERİ 

TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ/CEPHESİ-MARKSİST LENİNİST SİLAHLI PROPAGANDA BİRLİĞİ NİÇİN SAVAŞIYOR?

YAYINA HAZIRLANIRKEN

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi/Marksist Leninist Propaganda Birliği’nin bu iddianamesi ve Gerekçeli Hükmü, 12 Eylül Açık Faşizmi koşullarında, 12 Eylül zindanlarında tutsak olan MLSPB savaşçıları tarafından hazırlandı.Tutsak alındıkları andan itibaren, devrimin sırlarını düşmana vermeme kuralı başta olmak üzere bütün direniş gereklerini yerine getiren arkadaşlarımız, Oligarşinin mahkemelerinde hesap ve savunma vermeyi de reddettiler.

Dolayısıyla, bu İddianame ve Gerekçeli Hüküm oluştu. Hüküm; Kesintisiz Devrim’dir! Bunun gerekçesi ise, Dünyanın halklarımız üzerindeki uygulamaları bir bütün olarak onların suç dosyasını oluşturan eylemlilikleridir. Böylelikle bizim iddianamemiz, tarihzel süreçlerin incelenmesinden ve çözümlenmesinden oluşur. İnsanı, insanlık değer ve erdemlerini, insanca yaşamı baz alan bir düşünce, bilimsel sosyalizmin ışığında ama hergün daha çok emek ve daha güçlü örgütlülüklerle amaca yürür. Partimiz işte bu zorunlu yürüyüşün motorudur. Sosyalizm şafağı bir kaçınılmazlıktır, üretim ilişkilerinin doğal evriminin insana sunduğu, aydınlık yarındır. Ama bu aydınlık. uzun erimli mücadelelerin sonucunda gerçekleşecek bir hedeftir.

  • ŞAFAK YARGILANAMAZ!

Onlar tükenen günü biz şafağı temsil ediyoruz.

Tükenen günün hükmü yoktur, ama tan yeri zamanında söylenecek çok şey var. Ve yapılması gereken daha çok şey…

Bugün dünyamız, belki de en sancılı süreçlerinden birini yaşıyor. 80’li yılların sonunda, sosyalist blokun parçalanması ve reel sosyalizmin çöküşüyle başlayan dönem, dünya halkları için karanlık bir sayfa açtı. Tarihsel çevrimin dalgası son derece geri bir noktaya indi. Şu an Kürt halkı gibi ender örneklerin dışında, genel bir sükut içinde halklar…

Sessizliğin ötesinde bir kaçış var . 5-6 yıl öncesinin arayışları kaçışa dönüştü. Karşı-devrimci şiddetin yarattığı apolitik ortam, insanların anti-politik bir şaşkınlıkla duruksadığı bir ortama dönüştü. Yaşam, karşıtların birbirini üretmesi çelişkisiyle belirlenir. Bu geri dalganın, bu anti-politik sürecin hemen arkasından politik bir yükseliş dalgasının gelmesi kaçınılmazdır,

Eski reel sosyalist ülke halkları başta olmak üzere, dünyanın pek çok halkı, yaşama, gerçeklere tekrar dönecek, onu kucaklayacak ve şafağa doğru yürüyüşünü sürdürecek. Bizim halkımız da yürüyüşün bir parçası, belki en önlerdeki yürüyüşçülerden biri olacak. Bunun da gerekleri, koşulları var.

“Şafak Yargılanmaz”daki çalışmalar, bir işbölümü çerçevesinde ve bütün olanaksızlıklara karşın gerçekleştirilmişti. Özellikle 1987 yılı içerisinde yoğunlaştırılan çalışmanın tamamlanması 1988’i buldu. Çalışmalar 1988 yılında dışarıya ulaştırıldı ve yayınlanması için hazırlık yapıldı.

Ne var ki, bu kitabın yayınlanılmaya çalışılma süreci, yazım sürecinin 3-4 katı bir zaman aldı… Aradan yaklaşık altı yıllık bir zaman dilimi geçtikten sonra ancak şimdi, 1992’nin sonunda yayınına başlanabilen bu İddianame ve Gerekçeli Hükmün bir anlamda artık, “yayınına çalışılma tarihi” oluştu!…

Bu “tarih”ten kısaca söz etmek gerekiyor. İlk çalışma belli bir aşamaya ulaşıp matbaaya giriş günleri geldiğinde, kitabın dizildiği büroya “hırsız” girdi ve yalnızca “Şafak Yargılanamaz”ın dizgilerinin içinde bulunduğu disketleri “çaldı”…

Çalışma, neredeyse 1500 sayfayı bulan kapsamlı bir içerik taşıdığı için yeniden dizilmesi ciddi bir zaman dilimi demekti, İkinci kez dizgiye başlandı. Bu kez de teknolojinin gazabı gündeme geldi. Yine sonuca ulaşılmak üzere iken, bilgisayar kilitlendi ve yükler hapsoldu…

Bu esprili süreç, başka olumsuzluklarla zenğinleşince zaman iyice uzadı.

Cezaevlerinde, sürekli operasyonlara, sık sık yapılan sevk ve sürgünlere, bu arada hiç duraksamaksızın gündeme getirilen firar çalışmalarına rağmen daha kısa sürede hazırlanan “Şafak Yargılanamaz”, dışarıda beklemek zorunda kaldı. 1992’nin sonunda, MLSPB Savaşçılarının sözkonusu “yargılanması” hala sonuçlanmış değildir.Buna rağmen metinler Askeri Yargıtay’a gönderilmiştir ama davanın ne zaman bitebileceği gerçekten meçhul…

Bütün bunların içerisinde önemli olan başka bir şey var. Özellikle 87-88’den bu yana, yaşamakta olduğumuz süreç, dünyada son derece hızlı ve önemli değişikliklerin olduğu bir süreçtir. Bu nedenle metinin, o yılların verileriyle oluşmuş düşünce ve çözümlemeleri içerdiği gözardı edilmeden okunmalı, incelenmelidir.

“SUNUŞ” başlığıyla yer alan bölüm, yukarıda söz ettiğimiz girişimler sırasında daha sonra kaleme alınmış olmakla birlikte, bugün o metnin de üzerinden zaman geçmiştir.

İlk cilt sadece genel dünya değerlendirmesini içermektedir

İzleyecek ciltlerde yer alacak bölümler:

* Osmanlı Devletinin kuruluş dönemlerinden 1980 Türkiyesine kadar uzanan tarihselliği içinde ülke değerlendirmesi,

* Neden sosyalizm, neden devrim, neden THKP-C/MLSPB sorularının yanıtlarının yer aldığı çözümlemeler,

* Sosyalizm ve Sosyalizmin Sorunları,

* Emperyalizmin ve Oligarşinin Suç Dosyası,

* Hukuk

* Devrimin Hukuku ve bu temeldeki anlayışlarımız, eylemliklerimiz,

* Yargılanan emperyelizm ve Oligarşiye karşı hüküm; Devrim… şeklinde sürmektedir.

THKP-C/MLSPB savaşmaya, devrim mücadelesini gereken bütün taktik ve yöntemlerle sürdürmeye devam edecek… Dün olduğu, bugün olduğu gibi yarın da devlet, yoldaşlarımızı katletmeyi, tutsak almayı sürdürecek… Yoldaşlarımız, savaş alanlarında olduğu gibi, zindanlarda da egemenlik koşullarını çözümlemeye, egemen güçleri yargılamaya devam edecek…

ZAFERE KADAR..

Aralık 1992

  • ŞEHİTLERİMİZİN IŞIĞIYLA AYDINLANAN YOLUMUZDA ONLARLA YÜRÜYORUZ…

Her Devrim Kanla Yazılan Bir Manifestodur

Ve Önce Şehitlerimizi Saygıyla Selamlıyoruz

Onurları Devrimde Yaşayacak

Onlarla Daha Güçlü, Daha Çoğuz

Şehitlerimizin Işığıyla Aydınlanan Yolumuzda, Onlarla Yürüyoruz

İnsanlık için aydınlık hep uzakta olmuştu. Bazı yönleriyle hala çok yakın sayılmaz… Ulaşmak için emek, kan ve ter isteyen bir hedeftir aydınlık… Bilimsel sosyalizm, nasıl yürüyeceğimizi, nasıl varacağımızı ve nasıl yaşayacağımızı gösterdi. İnsanlığın sosyalizme yürüyüşünde birinci dalga sayılıcak olan reel sosyalizm pratiği, neleri yapmamamız gerektiğinide öğretti… Gelişmenin ve ilerlemenin yolunu açtı…

Ne var ki bu yol, alabildiğine uzun ve zorlu bir yoldur. Ve bazı insanlar, bu yolun bayrak yarışçıları, en önde koştular. Büyük bir güçle, kararlılıkla, onurla,bilinçle…

Ve en önünde düştüler…

Her devrim hareketi, her mücadele, bir sonrakinin yolunu aydınlattı. Kanla yazılan manifestolar, insanlığı sarstı, dönüştürdü, ilerletti…

Ve şimdi,önce bu manifestoları yaratan soylu insanları saygıyla selamlıyoruz.

Marks’ı, Engels’i Lenin’i, Stalin’i ve devrimin diğer önderlerini, yaşamlarını sosyalizme adayan kahraman devrim insanlarını sevgiyle anıyoruz.

Büyük devrimci Mao’yu, Ho Şi Minh’i, Che Guevara’yı, Kim İl Sung’u, Amilcar Cabral’ı, Agustino Neto’yu, Samora Machel’i ve diğerlerini, devrimlerin ve kurtuluş mücadelelerinin binlerce isimsiz kahramanını sonsuz bir sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Sınıf mücadeleleri tarihi. insanlığın tarihi kadar eskidir ve insanllığın tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir. Eski ile yeninin çatışmasının tarihidir. Spartaküs’ten bu yana devrimciler, isyancılar: iyiden, doğrudan yana çarpıştılar. Tarifsiz acılara, zulümlere tanık oldular. Onları saygıyla anıyoruz.

Sınıf mücadeleleri tarihi, yürekli bilim adamlarına tanık oldu. Karanlık çağları aydınlatan, somut bilimlerin ve toplumsal bilimlerin yolunu açan bu büyük insanları saygıyla anıyoruz.

Paris Komünü barikatçılarının, Sovyet halklarının 1917 zaferini yaratan kahramanlarını, Çin’in Uzun Yürüyüşçülerini, Vietnam bataklıklarının acılarında büyüyen Uzakdoğulu şehit yoldaşlarımızı, Küba adasını bugün bir kıta kadar büyüten onurlu gerillaları, savaşan, savaşmakta olan dünyalı bütün yoldaşlarımızı aynı coşkuyla selamlıyoruz.

Dünya devriminin bir parçası olan Türkiye’de de, politik-askeri savaşımızda, halk savaşının öncü gerillası birçok yoldaşımız ve devrimci yurtsever kardeşlerimiz katledildi, katlediliyor.Türkiye halklarının bu yiğit evlatları, dünyanın diğer bölgelerindeki kardeşleri gibi, faşizmin kuşatmalarında, darağaçlarında, işkencehanelerde katledildiler.

1971 Haziran’ında, İstanbul Maltepe’de, yoldaşımız HÜSEYİN CEVAHİR. Şubat 1972’de ULAŞ BARDAKÇI, 30 Mart 1972’de Kızıldere’de: Partimizin politik-askeri önderi, yiğit savaşçı ve ideolog MAHİR ÇAYAN ile birlikte, SABAHATTİN KURT, NİHAT YILMAZ, SAFFET ALP, SİNAN KAZIM ÖZÜDOĞRU, ERTAN SARUHAN, HÜDAİ ARIKAN, AHMET ATASOY ve THKO’dan ÖMER AYNA, CİHAN ALPTEKİN katledildiler. KORAY DOĞAN’lar, TAYLAN ÖZGÜR’ler, HATİCE ALANKUŞ’lar ve 1970 sürecinde daha niceleri katledildiler.

Türkiye halklarının silahlı kurtuluş savaşında, THKO önderleri DENİZ GEZMİŞ, YUSUF ASLAN, HÜSEYİN İNAN, faşizmin darağaçlarında can verdiler. KADİR MANGA, ALPASLAN ÖZDOĞAN, SİNAN CEMGİL, dağlarda hain pusularda, TKP-ML Önderi İBRAHİM KAYPAKKAYA işkencehanede katledildiler…

1975 yılında kurulan ve THKP-C mücadelesinin bir süreci olan MLSPB, Emperyalizme, Faşizme ve Oligarşiye karşı mücadele içinde pek çok savaşçısını yitirdi.

NURETTİN GÜRATEŞ (28 EKİM 1978)

CAN TEKELİ (16 EKİM 1978)

FEHMİ GÖKÇEK (AĞUSTOS 1978)

BEDRETTİN ŞINNAK

ERCAN YURTBİLİR (6 HAZİRAN 1981)

DOĞAN ÖZZÜMRÜT (6 HAZİRAN 1981)

TAMER ARDA (6 HAZİRAN 1981)

ATİLLA ERMUTLU (6 HAZİRAN)

HAKKI KOLGU (16 NİSAN 1980)

AHMET SANER (25 HAZİRAN 1981)

KADİR TANDOĞAN (25 HAZİRAN 1981)

CENAP DİZDAR

HALUK KÖYLÜOĞLU

SUAT İĞLİ (2 KASIM 1984)

KASIM AKKURT (2 KASIM 1984)

FEHMİ ATIŞ

CEBRAİL DİNÇ

ARİF YILMAZ (10 AĞUSTOS 1979)

NURETTİN YEDİGÖL (NİSAN 1981)

GÜRKAN ÖZDEMİR (20 HAZİRAN 1991)

YÜKSEL PARILTI (30 MART 1988)

MİTHAT KOÇULU (19 HAZİRAN 1980)

İBRAHİM ÖZALP (1981)

DAVUT GÜNAY (19 ŞUBAT 1978)

İSMAİL YİĞİT (2 AĞUSTOS 1980)

MUSTAFA MİTAŞ

BEDİR ALİ AKARSU (30 TEMMUZ 1979)

MUSTAFA ŞAHİN (8 EYLÜL 1979)

MUSTAFA ŞENPINAR (8 EYLÜL 1979)

OSMAN HAZNEDAR

YAŞAR BİLGİN

HASAN KARATAŞ

HALİL DUCAN

HÜSEYİN BİLİCİ

RECEP GÜVEL

HASAN ATEŞ

UĞUR ESENKAYA

ve diğer THKP-C savaşçıları

NAZIM KURU, HALİL ASLAN, TAMER TABAK, ÖMER ÇİMEKEN, ÖMER SAÇLI, NEŞE DEĞİRMENCİ, GÜLER ÖZDURAN, ZEKİ YUMURTACI, O. MEHMET ÖNSAY, ŞEVKET ÖZCAN, İLKER AKMAN, YUSUF ZİYA GÜNEŞ, HASAN BASRİ TEMİZALP yoldaşlar, ülkemiz sınıf mücadelesinde katledildiler. Anıları ve mücadelelerini saygıyla selamlıyoruz.

1 Eylül 1987’de örnek kitle önderi, örgütümüzün onur üyesi, DİDAR ŞENSOY, faşizme karşı mücadelede, demokrasi ve insan hakları mücadelesinin en önünde can verdi. Anısı, onun gibi yaşıyor, özlemle anıyoruz.

Kürdistan dağlarını, kanlarıyla ulusal kurtuluş anıtlarına ve ülkeye dönüştüren Mahsum Korkmaz’ları, Kemal Pir’leri ve bütün kürt yoldaşlarımızın coşkusunu saygıyla selamlıyoruz.

Ve partimizin savaşında, bilinci ve inancıyla proletaryanın haklı ve saygın davasında yerini alarak şu ana kadar onuruyla mücadele etmiş olan, kendini tamamen ve bütün gücüyle halkın davasına adayan, işkencehanelerde devrimin sırlarını can bedeli koruyan, zindanlarda ödünsüz direnerek tutsaklık koşullarınıda bir mücadele mevzisi kılan tüm yoldaşlarımızı, dünya ve ülke koşullarının bütün güçlüklerine karşı savaş arenalarını terk etmeyen, savaşan ve savaşacak olan arkadaşlarımızı büyük bir içtenlikle selamlıyoruz.

Devrimci Kurtuluş savaşımızın yüz karası olan her türlü ihanetçiyi ise lanetleyerek, halklarımıza, bunların hesabının sorulacağına dair söz veriyoruz!

ONURLARI DEVRİMLE YAŞANIYOR!

ŞEHİTLERİMİZLE DAHA GÜÇLÜ, DAHA ÇOĞUZ!

YAŞASIN POLİTİKLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞIMIZ!

YAŞASIN THKP-C/MLSPB!…

  • TÜKENEN GÜN ŞAFAĞI YARGILAYAMAZ!..

* FAŞİZMİN MAHKEMELERİ, MLSPB’Yİ YARGILAYAMAZ VE ONDAN SAVUNMA İSTEYEMEZ!..

* MLSPB, SADECE EZİLEN HALKLARA VE TARİHE KARŞI YÜKÜMLÜDÜR!..

* EMPERYALİZME, OLİGARŞİYE VE FAŞİZME HESAP VERMEYİZ. BİZ ONLARI DEVRİMCİ İDEOLOJİMİZ VE SAVAŞIMIZLA YARGILIYORUZ!,,

* TARİHİN VE TÜRKİYE HALKLARININ KURTULUŞ KARARI KESİNTİSİZ DEVRİMLE İNFAZ EDİLECEK!..

  • SUNUŞ

Bu Kitap Dizisi ;TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ/MARKSİST-LENİNİST SİLAHLI PROPGANDA BİRLİĞİ’nin Emperyalizm, Oligarşi ve Faşizme yönelik gerekçeli hükmünün birinci ayağını oluşturmaktadır. Bu hükmün devamının yazılmasına ;sosyalizm için mücadele bayrağını onurla taşıyacak ve zaferden zafere koşacak yoldaşlarımız tarafından, Politikleşmiş Askeri Savaşımız boyunca devam edilicektir.

Aynı şekilde; reel sosyalizmin çöküşü, emperyalizmin daha etkin hale gelmesi ve benzeri gelişmelerin körüklediği uzlaşmacı akımlara ve dünya çapındaki altüst oluşa karşı; bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm kavgasını kararlılık ve coşkuyla yürüten diğer ülkelerdeki Halk Savaşçısı yoldaşlarımızın; dünya emperyalizmine ve kendi oligarşilerine yönelik tarihsel yargıları ve bu yargının gerekleri için savaşma görevlerini gerçekleştirirken oluşturacakları GEREKÇELİ HÜKÜM’ler de, bizim yazınımızın bütünleyicisi olacak.Tıpkı, mücadelemizin ve kaçınılmaz zaferimizin olduğu gibi…

THKP-C/MLSPB; verili koşulların, siyasal, ekonomik, kültürel, askeri, felsefi gerçeklerince çevrelenmiş dünyanın Türkiye’sinde, sosyalizm için oluşturulmuş siyasal bir yapılanmadır.

Dolayısıyla, Gerekçeli Hükmün örgüsü de bu temelde oluşturuldu. Tarihsel gelişimin seyri içinde dünya koşullarının incelenmesi, dünyadaki gelişmelerin yanısıra, tarihsel örgüsü içinde ülkenin değerlendirilmesi; bu değerlendirmelerin sonuçlarının halklar yönünde çözümünün gerekçe, yöntem ve sonuçları ve değiştirmek amacıyla çözümlemek yönünde verilen bütün bu yanıtların, siyasal ve örgütsel ifadesinin konulması, Gerekçeli Hükmün yapısını oluşturmuştur.

Gerekçeli Hükmün içeriğinin yanısıra, nasıl bir ortamdan yazıldığının ve kendi tarihsel seyrinin de önemi var.

1975’ten itibaren MLSPB örgütlülüğü ile, THKP-C’nin Kızıldere’de kesintiye uğrayan savaşımını sürdürmeye başlayan hareketimiz, ülkemizin bütün siyasal yapılanmaları gibi, 12 Eylül Açık Faşizmiyle birlikte yeni bir sürece girdi.

Bu süreçte esir alınan yoldaşlarımızın, sempatizanlarımızın ve diğer ilişkilerimizin bir kesimi, uğradıkları yoğun işkencelerden sonda, faşizmin zindanlarına kapatıldılar.

Buralarda, faşizmin ‘yargı’ tarzı da, niteliğine uygundu. Fiziksel ve siyasal imha!.. Ne var ki, hareketimizin açık faşizmin saldırılarına yönelik kararı da kesindi: Hiç bir anlamda teslim olmamak ! Ne işkencede ne de zindanlarda… Oligarşiye ve faşizme, siyasal onurumuzu zedeleyecek, kimliğimizi lekeleyecek hiçbir ödün vermemek…

Bu mücadelede, kaçınılmaz olarak, çeşitli kayıplarımızın yanısıra, firelerimiz de oldu. Onuruyla devrimin ve hareketin değerlerini, kültürünü yücelterek şehit olan yoldaşlarımızın yanısıra, tarihin bu şerefine layık olmadığını gösteren insanlar da oldu. Ne var ki, onları, herhangi bir ikirciklenmeye düşmeden, küçük burjuva liberalizmiyle hareket etmeden yargıladık, mahkum ettik… Bu süreçte, diğer bazı kentlerin yanısıra, en fazla sayıda tutsak alınan insanlarımızın olduğu İstanbul’da yaklaşık 300 kişilik bir dava açıldı.

Mayıs 1981’de başlatılan ve “ek iddanameler”le sürekli kabartılan bu dava, bugün, 1991’de henüz kesin sonuca ulaştırılmamıştır.

1981 Mayıs’ında başlayan 1984’de birinci etabı son bulan faşist yargılama süreci, “12 Eylül Hukuku”nun, tüm faşist karakteristiklerinin pervasızca sergilendiği, ülkemizde ve dünyada eşine ender rastlanan örneklerden biridir.

12 Eylül döneminin hukuksuzluğu sergilenmek istendiğinde, THKP-C/MLSPB dava dosyasında sayısız kanıt bulunabilir. Bu “dava”nın oluşturulması da, yürütülmesi de, herhangi bir hukukun değil, devlet terörizminin seyr-ü seferidir.

İstanbul Sıkıyönetim III Nolu Askeri Mahkeme heyetinin üyeleri, I. Ordu Komutanlığı’ndan aldıkları emirlere uyarak, dava dosyasındaki belgelerin elimize geçmesini engellediler, tanıklara baskı yaparak tanıkları yönlendirdiler,tanık ifadelerini tahrif ederek tutanaklara geçtiler, avukatlarımızı tehdit ettiler, bizleri mahkeme salonundan zor kullanarak çıkardılar. Ve sözde “yargılama” sürecinin son bir buçuk yılında salona hiç alınmadık. Gıyabımızda sürdürdükleri sözde “yargılama”yı 1984’te 49 müebbet, 22 idam ve çok sayıda uzun süreli ağır hapis cezalarıyla kendilerince karara bağladılar.

Bugün artık bütün kamuoyunca bilinen, o günlerin baskı, işkence ve yasaklar zinciri altındaki cezaevlerinin her döneminde; hiçbir yaptırıma, hiçbir biçimde boyun eğmeden direnen MLSPB’nin tutsak savaşçıları, bu ödünsüz tutumlarını mahkemelerde de sürdürdüler. Bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm bayrağının onurlu sesi ve temsilcisi oldular.

Onlarca yıllık ek cezalarla mahkum edilmelerine rağmen faşizmin niteliğini cezaevlerinde ve mahkemelerde de vurgulamaktan geri durmadılar. Mahkeme heyetinin, Metris ve diğer Askeri Cezaevlerindeki baskı ve işkenceleri himaye eden tutumuna ve duruşmalar sırasındaki usulsüzlüklerine tavır alarak, İstanbul Askeri Mahkemelerinde (belki de Türkiye’de ilk kez) kimlik bildirmeyi ve sorgu vermeyi reddettiler.

Başta tek tip Elbise’yi giymemek olmak üzere, “mahkeme nizamını bozucu davranışları nedeniyle mahkemelerden atıldılar ve “yargılamayı izleme haklarını”, “savunma haklarını “, “Savaş Hali Hükümleri”nin uygulandığı o mahkemelerin kendi prosedürü içinde dahi kullanamadılar.

İstanbul duruşmaları sırasında “siyasi savunma” metninin hazırlanması için yapılan çalışmaların taslakları, aramalarda, sevkler sırasında yitirildi. Aynı dönemde, bütün askeri cezaevlerinde uygulanan kitap, kağıt, kalem yasaklarını ve dava dosyalarındaki belgelerin tutsaklara verilmesini engelleyen mahkeme heyetlerinin ve cezaevi yönetimlerinin tutumlarına karşı bir tavır olarak, İstanbul Ve cezaevlerinde kalan siyasetler, mahkemelere savunma verilmemesini genel karar haline getirdiler. Bu genel karar uyarınca bizler de mahkemeye hukuki ve siyasi “savunma”vermedik.

Daha sonra 1988 başlarında konuyu gündemimize aldık ve yoğun bir çalışma sonucunda arkadaşlarımız, Emperyalizme, Oligarşiye ve Faşizme karşı hükmümüzün gerekçeli metnini hazırladılar.

Dipnot:

Bu çalışmalarda kullanılan çeşitli istatistik verilerin, gerçeği tam olarak yansıtmaması kuşkusunu doğal olarak taşıyoruz.Bunların, kendi çalışmalarımızın ürünü olmaması, araştırmacıları verileri arasında farklar olması, resmi istatistiklerin ise güvenilirliğinin tartışılır olması, bazı sorunları da birlikte getiriyor. Sonuç olarak bunları, saptamalarımızı destekleyen veriler olarak görmek gerekiyor. Öte yandan gösterilmeye çalışılan özene rağmen bazı tekrarların olması, konuların kendi iç bütünlüğünü sağlamak amacından kaynaklandı. Yararlanılan kaynaklar mutlaka belirtildi ve bunlar diğer dipnotlarla birlikte sonuca eklendi. Ve tüm devrimcilerin eleştirileri, kuşkusuz bu tarz çalışmaların önemli katkılarından biridir.

  • DÜNYA ŞİMDİ DAHA HIZLI EVRİLİYOR

Bu çalışmaların bitiminden sonra, hatta çalışmalar sürerken, dünya, olağanüstü bir hızla devindi, değişti. Bambaşka bir çehre kazandı. Dengeler tümüyle farklılaştı. Sovyet-Çin kutuplaşmasından sona bir dağınıklık arzetmeye başlayan sosyalist blok tümüyle dağıldı. Bölgesel savaşların patlak verdiği, reel sosyalizmin çözüldüğü, emperyalizmin dünya çapında sosyal, ekonomik, askeri reorganizasyonlara giriştiği, ülkemizde işçi sınıfının yeni boyutlar yarattığı, sosyal dinamiklerin değiştiği, Kürdistan halkının sömürgeci güçlere karşı tarihinin en ciddi mücadelesini yükselttiği yıllar yaşanmaya başlandı.

20. yüzyılın son on yılına, dünyadaki genel tıkanıklık ve bunalımın, kendisini giderek yoğunlaşan bir depresyon şeklinde ifade ettiği çözümsüzlüklerle girildi.

Bu çözümsüzlüklerin ulaştığı boyutlar; emperyalizmin’de, reel soslyalizmin’de, kendilerine, bir biçimde yeni yollar açacağı noktalara ulaştı. Dünya’da, birbirini infilak ettiren mayınlar gibi ardarda patlamaların meydana geldiği bir deprem sürecine girildi.

Marksizmin yasaları, böyle depremlerin ardından yoğun ve köklü tarihsel dönüşümlerin yaşanacağını vurgular ki, bu dönüşümleri halklar yaratır. Yaşadığımız süreç; dünya halklarının iki dev devrimci dalgasının arasında yaşanan bir geçiş, bir girdap sürecidir. 1917’yle yükselmeye başlayan birinci dalga 80’lerde sönmeye başladı ve bu kısa aralıktan sonra daha büyük bir dalga yükselecek…

Son birkaç yıldır dünya sahnesinde emperyalizmin ve onun ideolojisinin, tarihin yayını geriye doğru çektiği, halkları kasıp kavurduğu, onları kana, onları bellek ve kimlik yitimine, onları bilinç ve inanç zaafına mahkum ettiği bir oyun oynanıyor. Ne var ki, dünya halklarının dinamiği ve tarihin onlardan yana niteliği nedeniyle bu gerilim süreci, halkların bu kez kendisi için yaratacağı patlamalara ve mücadelelere dönüşecektir…

Eksiklikleri ve yanlışları ne olursa olsun, Ekim Devrimi’nden bu yana yaşanan yaklaşık 70 yıllık bir tarih diliminin gerçeklerinin- ki bu gerçekler aslında, Paris Komünü’nden bu yana dünya belleğine yazılmaya başlanmıştır- unutturulmaya , yokedilmeye çalışıldığı yılları, halkların gerçeklerinin yükseleceği yıllar izleyecek.

Bilimsel kaçınılmazlıklar ve halkların volantirizmi bunu sağlayacak güçtedir.

Bu süreçte, birbirini koşullayan çelişkilerinin yanısıra, kendi özel seyirlerininde ayrıca değerlendirilmesi gereken emperyalist sistemle sosyalist sistem arasındaki ilişki, emperyalizm lehine ağırlık kazanmıştır.

Sürecin başında, emperyalizmin ekonomik, sosyal ve siyasal tıkanıklıkları en az sosyalist sisteminki kadar yoğundu. Avrupalı emperyalistlerin Avrupa Topluluğu çerçevesinde çözüm aradığı,  Amerikan Emperyalizminin ise, Regan’lı dönemde Amerikan ruhu şahlanışı ile atılım yaratmaya çalıştığı bu yıllarda emperyalizmin 3. Bunalım döneminin, 2. Paylaşım savaşı sonunda oluşturulmuş çözümleri eskimekte, dünya emperyalizmi yeni doygunluk yolları aramaktaydı. Entegrasyonun iç çelişkileri de koşulların dayatmaları parelelinde yoğunlaşmıştı.

Son tahlilde Malta’da empeyalizme karşı teslimiyeti siyasal olarak belgeleyen Gorbaçov, elbette sosyalist bloku dağıtan değil, dağılmışlığı belgeleyen kişi olmuştur. Emperyalizm cephesinde yaşanan açmazların yanısıra karşı cephede yaşananlar tam bir kapağı kapalı buhar kazanı örneği idi.

Sosyalizmin temel özelliklerinin dahi zaafa uğratıldığı ve emperyalizmin şiddetli kuşatması altındaki bu ülkelerde, siyasal devrim süreçlerinin, başlayan ama bitmeyen süreçler olmasının gerekleri yerine getirilemeyince, çözülme başladı.

Sovyetler Birliğinde, Lenin döneminde devrimin yeni ve canlı oluşu, o süreçteki parti önderliğinin özellikleriyle birleşince; gelişen ilerleyen bir dönem yaşanmıştı.

Stalin’li Sovyetler Birliği ise; dünyanın bütün olağanüstü koşullurına ve savaşın yıkıcı etkilerine, faşist saldırganlığa karşı sosyalist bir direniş gösterdi. Ne var ki, nesnelleştirilemeyen dönüşümlerin yarattığı olumsuz birikimler ve emperyalizmin yarattığı basınçla, izleyen dönemlerde olumsuzluklar ön plana çıktı.

Daha sonraki süreçlerde, sosyalizmi yaşatma ve ilerletmede; toplumda yaratılacak sosyalist ekonomi, kültür ve politika dinamiklerinin her zamankinden çok daha önemli olduğu gerçeği gerektiği gibi kavranamadığı için, buna uygun politikalar yaşama geçirilemedi. Toplumun bir bütün olarak, sosyalizmin yöntem, amaç, ve prensiplerini içselleştirmesi en önemli çözüm stratejisi iken, parti bunun tam aksi bir rotaya girdi. Bir çok değeri ve gerçekliği kendisiyle menkul hale getiririken kitlelerden koptu.

Çeşitli terimlerle tanımlanmaya çalışılan Sovyetler Birliği ve diğer eski reel sosyalist ülkelerdeki çözülmenin ana teması budur.Marksizmin, Marksizm adına çarpık bir şekilde savunulması ve uygulanması nedeniyle sosyalizm adına sergilenen pratiğin modern revizyonizm olduğunu 80 öncesi süreçte ifade ettiğimiz bu ülkelerdeki reel sosyalizmin, ileriye dönük yeni toplumsal dinamikler yaratmadan yaşamını bu statükoda sürdürmesi mümkün değildi. En azından onunla her planda sürekli çatışan koskoca bir emperyalist sistemin varlığına karşı güçlenmesi zorunluydu. Ama bu zornluluğu nükleer silah yarışması sınırlarında kavrayıp siyasal, ideolojik ve toplumsal plandaki ğelişmenin önemini ğöremyen partiler, reel sosyalist sürecin sonunu hazırladılar.

Grafiğin sosyalizm lehine alabildiğine yükseldigi. sosyalizmin başta yeni sömürgeler olmak üzere tüm dünya halkları üzerinde geniş bir prestij yarattığı dönemin ulusal kurtuluş savaşları dönemi olarak belirginleştiği yıllar, 60’lı yıllar oldu. Bugün, (Küba’nın ve bir kaç ülkenin daha özel durumları dışında ) son olarak sıranın Sovyetler Birliğine geldiği çözülme, daha o yıllarda, doğal olarak en zayıf halkadan uç vermeye başladı.

Doğu Avrupa ülkelerinde, başından beri iç dinamiği zaaflı devrimler yaşanmasının yanısıra, reel sosyalizm her planda indirgemeci mantıklar üretiyordu. İçerde ekonomik indirgemicilik bu politikanın en somut mantığı ve uygulamaları olarak belirginleştirilirken, dış ilişkilerde de özünde çok farklı bir durum söz konusu değildi. Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine destek ve katkı, yeni sömürgelere sosyalist model ihracı uygulamasına dönüşmüştü. Bu ihraç mantık çoğu kez devletçilik ve anti-emperyalizm düzeyinde algılanıp uygulanmaya çalışıldı.

Dolayısıyla da öncelikle sosyalist kampa bu bağlamda destek ve katılım gösteren ülkeler çözülmeye başladı. Endenozya, Mısır, Somali gibi ülkeler bu gelişmelerin ilk örnekleri oldu. Aynı süreçte, 1956 Macaracistan ve 1968 Çekoslavakya sarsıntıları, yanlışlıklarla dolu Çin sosyalizm sürecinin bunalımı, yine yanlış yöntemlerle “çözümlenerek” geçici olarak atlatıldı.Gerçekte ise daha sonraki patlamaların nüvesi kılanarak atlanıldı.

Sosyalizme kendi toplumsal dinamiklerinin belirleyiciliğinde değil, ikinci paylaşım savaşındaki faşist işgalin yarattığı özel koşlulların itimiyle anti-faşizm çelişkisiyle, Komünist partilerin, Anti-Faşist Halk Cephesi içindeki etkinliği temelinde geçen Doğu Avrupa ülkeleri için sorunlar, Sovyetler Birliğin’den daha sancılıydı.

Genellikle I.Paylaşım savaşı sonunda ulusallaşma sürecine giren ve çoğu sanayileşme dengesini henüz oturtamamış tarım ülkesi olan bu ülkeler, Sovyetler Birliği’nin politikalarının uyduları haline geldiler. Sovyet yardımıyla yaşamını sürdüren Doğu Avrupa’ya yapılan yardımların, sosyalizmi yaşatmak ve ilerletmek bağlamında kalıcı bir katkısı olmadığı görülmektedir. Emperyalizmin cazip organizazyonu Berlin Duvarı şovuyla Batı Almanya’ya kayıtsız koşulsuz teslim olan Doğu Almanya, Bonn’un verdiği cep harçlığı ile Batı Almanya tezgahlarına akın ederek, Emperyalist Blokta, körfez savaşına kadar sürecek geçici bir Almaya korkusu da yarattı.

Diğer Doğu Avrupa ülkeleri ise, yeni ve bakir pazar alanları olarak tokpraklarının kapılarını sonuna kadar ve birbirleriyle yarışırcasına emperyalizme açtılar.Güçlü bir anti-kominizm ve şovenizm dalgası, 40 yıllık “proleterya diktatörlüklerini” alaşağı etti.

Gerçekleşen, bir karşı devrimdi. Kimi kez halk, Elera’nın incileri ve gardrobu gibi rekli spekülasyonlarla oyalanırken, kolay bir darbe karşı devrim sürecini başlattı. Kimi kez de Polonya’da olduğu gibi çarpık sosyalizmin sefil bir duruma düşürdüğü halkın tepkileri, dipten gelen dalganın yarattığı karşı devrime dönüştürüldü. Büyük bir hızla IMF, Dünya Bankası, AET fonları ve kredileri, çok uluslu tekellerin ortaklık girişimleri, dış borçlandırma, kültür emperyalizmi ağları örülmeye başlandı.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği modelinin başını çektiği reel sosyalizm bunalımını yaratan en önemli çelişkilerden biri, diktatörlük ve demokrasi kavramlarının, Marksist-Leninist ideolojideki yanıtlarının tam olarak verilmemesi idi. Kapitalist toplumlarda’da, sosyalist toplumlarda’da, birlikte yaşayan ve biri diğerini yok etme mücadelesi veren demokrasi ve diktatörlük, birbirine karşı bir imha stratejisi izler. Kapitalist toplumda emperyalizmle birlikte demokrasiyi yok etme sürecine giren güç, burjuva diktatörlüğüdür.

Nitekim bugün dünyada burjuva demokrasilerinden söz etmekte artık olası değildir. Öte yandan, kuramsal açıdan sosyalizm süreci, proleterya diktatörlüklerinin, sınıfların ortadan kalkışlarına kadar proletarya demokrasisi tarafından adım adım söndürülmesi sürecidir. Ne var ki, reel sosyalist ülkelerde, bunun tam tersi bir yola girilmiş, parti ve devlet bir aygıt olarak sınıftan ve halktan soyutlanarak, gün geçtikçe daha “güçlü”, daha “kadim” olmuşlardır.

Tarihsel koşulların yarattığı, dünya şartları ve ülkelerdeki gelişmelerden kaynağını alan devrimler, başlangıçtaki doğal eksikliklerini dönüştürme gücü gösterememişlerdir. Bolşevik Devrimi dahil bütün devrimlerden sonra, muzaffer Komünist Partiler ve onların önderleri emperyalist-kapitalist sistemin ve iç düşmanların saldırılarına karşı sosyalist iktidarın korunması için, kapitalist ve feodal kalıntıların temizlenmesi, sosyalizmin inşası sürecinin geleceğinin garantiye alınması için; güçlü bir parti yaratma ihtiyacını doğal olarak duymuşlardır. İktidarın ele alınmasından sonra, muzaffer partiler, devrim savaşımı kadrolarının büyük kısmını şehit vermiş olmalarının yarattığı büyük bur kadro açığıyla eski düzenin pisliklerinin temizlinmesi ve sosyalizmin adım adım inşa edilmesine girişmişlerdir.

Sosyalizmi kavramış az sayıda kadroyla, devrimin zaferinin korunması, kalıntıların temizlenmesi, sosyalizmin inşaasının ideolojik, politik, ekonomik, sosyal, felsefi, kültürel, hukuki, teknik vb. çok karmaşık sorunlarının çözülmesi, milyonların seferberliği ve ülkenin tüm olanaklarının değerlendirilmesi… gibi çok yönlü bir faaliyetin yürütülmesinin ne denli zor bir görevler bütünü oluşturduğunu hepimiz kabul ederiz. Böyle bir sürecin sosyalizmin prensiplerine uygun bir şekilde yaşanması, herşeyden önce, her alanda ihtiyaç duyulan eğitimli kadro sorunu olduğu halde en büyük açık da bu planda ortaya çıkıyor. Dolayısıyla yaşanan sorunların neredeyse tümünün kaynağına indiğimizdi, bütün sorunların anası olan bu problemi görüyoruz yine.

Biz sosyalistler, iktidarı ele aldığımız andan başlayarak devleti eritmeyi, tamamen söndürmeyi amaçlayan bir felsefenin savunucularıyız. Buna rağmen, dünya konjonktürü ve bölge, ülke şartları, sosyalistleri parti, devlet aygıtını bir dönem için bile olsa güçlendirme politikasına itmiştir. Bu da, bugüne kadarki sosyalist iktidar pratiklerinin hemen hemen tamamında olduğu gibi, devrim savaşımında oluşturulmuş kurum, kuruluş ve mekanizmaların, iktidar ele geçirildikten sonra, parti ve devlet aygıtına dönüşmesine koşut olarak “partimizin ve devletimizin otoritesinin tesis edildiği alanlarda başka otoritelere ve mekanizmalara ihtiyaç kalmamıştır” gibi mantıklarla halkın katılımının köreltilmesini ve ortadan kaldırılmasını doğurmuştur.

Bizim edebiyatımız ne olursa olsun. bunun pratikteki anlamı, sınıfın ve emekçi yığınların, sosyalizm inşası süreçlerine aktif ve bilinçli katılımını sağlayacak yerel insiyatiflerin yok edilmesidir. Böyle bir ortamda parti ve devlet mekanizması, tek güç ve otorite olmuştur.

Giderek parti ve devlet yapısı toplumdaki çıkarcılar ve üçkağıtçılar gözünde, ikbal kapısı haline gelmiştir. Ve bu zararlı unsurlar, parti-devlet otoritesi arkasına sığınarak çıkar ve ayrıcalıklar elde etmek için çeşitli yöntemlerle bu mekanizmalara sızmışlar, onu içten içe kemirmişlerdir. Sosyalist bilince sahip kadroların sayıca azlığı, güçlü bir denetim mekanizması kurulmasına olanak vermemiştir. Denetimin zayıflığı ise parti ve devlet güç ve olanaklarının şahsi çıkarlar adına kullanılması v.b uygulamaların yaygınlaşmasını getirmiştir.

Giderek parti ve devlet halktan kopmuş, halka yabancılaşmış ve bu makanizmalar içinde yer alan insanların oluşturduğu ayrıcalıklı bir kast doğmuştur. Bürokrasinin felç eden otoritesi, ekonomik indirgemecilik, enternasyonalizm anlayışındaki çarpıklık, bunların tümüyle eş önemde sosyalist insanın yaratılamayışı sosyalizmin 70 yıllık pratiğini oldukça geri bir noktaya itmiştir.

Son dönemde reel sosyalist ülkelerdeki çözülüş ve çöküş sürecinde sosyalist değerlere ve ideallere sahip çıkan toplumsal güç ve dinamiklerin çok cılız bir varlık göstermesinin kaynağında; onlarca yıl halk kitlelerinin gözü önünde sosyalizm adına yapılmış rezaletlerin yarattığı birikimin yol açtığı yaygın kitlesel tepki yatmaktadır. Bu tepkiyi kendi çıkarlarına göre yönlendirmeyi beceren emperyalist sistem, modern revizyonist yönetimlerin kendilerine sağladığı objektif destekle gelişmeleri istediği kanala sokabilmiştir.

Bütün bu gerileyişe ve çöküşe rağmen onlarca yıllık sosyalist uygulamaların oluşturduğu kazanımlar, emperyalizmin bir süre için sunduğu boyası ve dünyanın geçici illizyonu ortaya çıkınca, halkların kaybettiği değerlere yeniden sahip çıkması yolundaki sürecin de ilk maddi özellikleri oluşacaktır.

Sovyetler Birliği’ndeki gelişmelere siyasal noktayı koyan Gorbaçov döneminin söyleminde, yer yer doğru teşhisler ve çözüm yolları olmasına karşın, pratikte ve resmi sonuçlarda olumsuz gidişe ket vuracak ve onu dönüştürecek önlemler ve mekanizmalar yerine, onların kendi mecralarında kalmalarını doğuran politikalar saptanmıştır. Sonuç olarak Glasnost ve Perestroika, merkezi planlamanın çözülmesinin, liberalizmin etkinlik kazanmasının reformu olmuştur. Böylelikle, küçük çapta özel mülkiyet olanağı, işletme ve devlet kuruluşlarına ithalat-ihracat yetkisi, uluslararası emperyalist tekellerle ortaklık koşulları, fiat esnekliği, iş hacmine bağlı vergi sistemi gibi sosyalist üretin tarzına aykırı özellikler reel sosyalizmi tüketme yarışına girmiştir.

Bu sonuç, sosyalizmin kendi gerçeklerine yabancılaşma sürecinin tanımıdır. Bu yabancılaşma, Gorbaçov dönemiyle başlamamış, Gorbaçov döneminde patlama ve artık kendini siyasal olarak da ifade etme sürecine girillmişti. Ve her halka, kendi özelliklerine,  gücüne bağlı olarak çözülür. Herşeye rağmen 70 yıllık bir birikim sürecinin yaşandığı Sovyetlerin çözülüşü Romanya, Macaristan ya da Doğu Almanya’nın çözülüşüyle özdeş olamaz. Nitekim Sovyetler’de gözüken çeşitli “farklı eğilimlerin” de kendilerine siyasi ifade yolları bulabilmesi, şimdilik cılız da olsa bir direnişin göstergesidir.

Uluslar sorunun bütün yakıcılığıyla çelişkilerini yansıtması Sovyetlerin en büyük problemlerinden biridir.

İleriye doğru çözüm yolunda halkların kimliğinin tekrar tarih sahnesinde boy göstermesi gerekirken, bu gerçekleşmemiş, diğer eski reel sosyalist ülkelerin ardından Sovyetler Birliği’nin de emperyalizmle aşamalı bir teslimiyet ilişkisi geliştirmesi gündeme gelmiştir.

Emperyalizmin en önemli atardamarlarından birinin militarizm olduğunu ve militarizme karşı mücadelenin emperyalizme karşı topyekün mücadele kapsamında ele alınması gerektiğini atlayan Sovyetler Birliği, “Dünya Barışı” yaftasına sığındı.

Bu bağlamda önce emperyalist demogojiye teslim olmuş, karşılıklı silah indirimi görüşmeleri ile açtığı sayfayı Malta’da yeni bir boyuta sıçratmıştır.Dünyadaki belli başlı çelişkilerin bir diğer önemli ögesi olan ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşlarının da, bu genel havaya bağlı olarak çok ciddi boyutlarda gerilemesi, Nikaragua örneğinde olduğu gibi, zaferi kazanan devrimci partinin yönetimi seçimle iade etmesine kadar varmıştır.

Sosyalizmin gerileyen prestiji, sosyalist sistemin ve ulusal kurtuluş savaşları dalgasının tüm dünya halkları için ne denli büyük anlamlar ifade ettiğini, bu yıllarda çok daha yakıcı ölçülerde somutlaştırmıştır. Sadece sosyalistler değil, hemen hemen bütün toplumsal ideolojiler ve kesimler, gerçek niteliklerini, özelliklerini, kimliklerini, iradelerini yitirmişlerdir. İnançsızlık, inkarcılık, şüphecilik en yaygın ölçüler olmuş, bu ortamı hümanizmle yenmeye çalışan insanlık, salt hümanizmin ne denli gerçek ötesi bir hayal oduğunu görmüştür.

Bush ve Amerikan emperyalizmi, bu tarihsel fırsatı gerektiği şekilde değerlendirdi. Dizginlerden boşalan ABD, siyasal, ekonomik ve askeri üstünlüğünü, yepyeni bir çehre vereceği yeni bir dünya yaratma yolunda kullanmaktadır. Ortadoğu çıkarmasının en önemli amaçlarından biri, temelleri önceden yaratılmış olanakların üzerinde, Amerikan emperyelizlinin “dünyanın en büyük ve özünde tek” efendisi rolünü pekiştirmek, bunun altını çizmektir.

Bu arada, özelde Ortaroğu’ya, emperyalizmin stratejik, ekonomik ve siyasal ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir şekil verilmesi, silah ve petrol tekellerinin tıkanıklıklarının aşılması, emperyalist bloktaki çelişkilerin ABD lehine çözüme kavuşturulması, Sovyetler Birliği’ne askeri ve siyasal planda son bir ders verilmesi ve tamamen sindirilmesi, Kürdistan ve Filistin halklarının gelişmekte olan mücadelelerinin setlenmesi, özünde böyle bir sürecin rolü için öteden beri gayretle donatılan Irak’ın biçilen bu rolü farklı yorumlayarak girdiği bölge gücü havalarına son verilmesi, Ortadoğu’daki Uzakdoğu’daki olası gelişmeler hesabedilerek, (ve bu bölgelerin cazip olanakları gözetilerek ) buralarda somut askeri varlığın doğuracağı avantajlar gibi çeşitli hedefler, aynı strateji çerçevesinde gerçekleştirilmiş oldu.

Dünyadaki bu gelişmelerin, ülkemiz dahil, bütün yeni sömürgelerde gerilla, örgüt ve partilerinden, revizyonist cepheye varıncaya kadar, siyasal tablonun neredeyse bütün çizgilerini olumsuz yönde etkilemesi gerçeğini iyi çözümlemek gerekir. Genelde sosyalizmin halklar üzerindeki prestijinin zaafa uğraması sonucunda, ilerici-demokrat kesimlerin umutsuzluk ve inançsızlıkla sarsılması, kimilerinin, partileri ile birlikte düşmana teslim olması belki daha kolay anlaşılabilir. Ama dün Marksist Leninist ideolojiyi savunmak adına, halkların mücadelesi adına düşmana kurşun sıkanların, bugün belleklerini ve kimliklerini yitirerek büyük bir boşluk içinde savrulmalarının sebebi nedir?

Bu durum sosyalizmi değil, onun tahta şablonlarını savunmanın kaçınılmaz sonucudur. Onların yaptıkları, çoğunlukla, sosyalist ülkelerin herhangi birisini sosyalizmin kalesi olarak ilan edip ona yönelme, ona sığınma, tapınma ve biat etme tutumudur.

THKP-C’nin, evrensel temaların üzerinde yükselen özgür çizgisinin ve tezlerinin herşeye rağmen ayakta kalmasının nedeni, sosyalist ideoloji anlayışı ve özgücüne güvenindeki tutarlılığıdır. Bu temelde, bağımsız strateji ve taktikler yaratma halkalarını doğru yakalamıştır. Dolayısıyla, kendisi evrensel bir gerçeklik ve kimlik haline gelmiş, kalıcılığının ve başarısının yolunu çizmiştir.

  • KÜRDİSTAN HALKI DÜNYAYA MEYDAN OKUYOR

Dünyadaki bütün bu karmaşa ve bilirsizliklerin içerisinde, bir halk, yüzlerce yıllık tarihinin en belirgin ve yoğun sayfalarını yazıyor. Dünyamız, yaygın bir çözülüş ve gerileme dönemine tanık olurken Kürdistan Ulusal Kurtuluş Savaşı nezdinde halkların yeni atılımlarının da müjdesi veriliyor.

İdeolojik plandaki başlıca eksikliklerimizden biri olan Kemalizm sorununun yanıtları 1987’de resmileşirken, ulusal sorun konusundaki görüşlerimizin resmi nitelik kazanması gecikti. Konu öteden beri tartışıldığı ve belirgenleştiği halde devam eden bu gecikme, kuşkusuz önemli bir eksiklikti. Uluslararası sömürge ülke Kürdistan, kendi gerçeklikleri ve tercihi ile doğru olanı yaparak, ayrı örgütlenmesini ve mücadelesini yaratmış, kendi kurtuluş yolunu çizmeye başlamıştır.

Yıllar boyu Türk solunda, “sömürge”, “ilhak”, “ezilen ulus”, “ayrı örgütlenme”, “ortak örgütlenme” problemleri tartışıldı. Bir ulusun kendi kaderini saptama hakkı, başka birilerinin bu hakkı “tanıma” tartışmasının anlamsız bir söylemden ibaret olduğu doğal ve tarihsel bir haktır.

Söz konusu ulus, bu hakkı, ayrı bağımsız örgütlenmesi ve önderliği ile kendi insiyatif ve çizgisi ile kullanacaktır. Ortak Cephe’de Özel Birleşik Programlarda, halkların mücadelelerinin çakıştığı noktalarda, bütün enternasyonalist dayanışmalarda olduğu gibi elbette buluşulacaktır.

Bu enternasyonalist dayanışmayı daha güçlü, gerekli ve zorunlu kılan, özel koşulların sözkonusu olması, Uluslararası Sömürge Kürdistan’ın ülke tahlili ve örgütlenme tarzı konularının zorlama tartışmalara sokulmasını gerektirmez. Aynı şekilde bu nedenle, bilinen kavramların, Marksizmin terminolojisinin alabildiğine zorlanması ve aynı anlama gelen sözcüklere ayrı işlevler yüklenmesi de gerekmez.

Türk solunun genel olarak şovenizmi gerçek anlamda aşamadığı, özel koşullanma ve olumsuz geleneksel özelliklerden sıyrılarak durumu uzun bir süre objektif değerlendiremediği bir gerçektir.

Kürdistan çözümlemeleri, örgütlenme tarzı tartışmaları, cesaretle parçalanması gereken eski geleneksel yargıların üzerinde yükselemez. O ülkeye ilişkin çözümlemeleri, diğer çözümlemelere adapte etmeye çalışarak yapmak, yanlışlıkların önemli nedenlerinden biri olmaktadır.

Kaldı ki Kürdistan sorununun tartışılması ve çözümü Misak-ı Milli ile sınırlanamaz. Dört parçanın mücadele ve örgütlenme sorunları bir bütün olarak irdelenmek zorundadır. Bir bütün olarak değerlendirmekten söz ederken, bütünsel düşünüp parçada çözüm üretebilmeyi ama parçadaki çözümlerin, Kürdistan’ın bütünlüğünün kurtuluşu stratejisine bağlı olarak planlanmasını kastediyoruz.

Bu bağlamda tek tek sınırları içinde kaldığı her ülkenin tarihsel, siyasal, sosyal ve ekonomik özelliklerini bağlı problemleri ve taktikleri olması gereken Kürdistan’ın, bir bütün olarak da stratejisi ve mücadelesi olmak zorundadır. Onun, bu ulusal zorunluluğunu parçalayarak kaderini başka bir ulusun kaderiyle özdeşleştirilmesi-düşünülemez-gerektiği savunulamaz.

Bütün Ortadoğu halklarının kaderinde son derece yakın çizgilerle birbirine bağlı noktalar olmakla birlikte, bu ulus, bütün soyut tartışmaların yanlışlıklarını yenerek, kendi öznellikleri içinde, kendi tarihi, sosyal, kültürel ve pisikolojik özelliklerinin ortaya koyduğu ulusal bilincinin doğurduğu gerçekliklerini yaşamalıdır.

Kürdistan ülkesinin sınırları içinde bulunduğu diğer ülkelerin de bağımlılık ağı içinde olmaları. bu ülkelerle Kürdistan’ın bağımlılık ilişkisinin çözümlenmesinde bir zorluk yaratmamalıdır. Çünkü ortada herkesin bildiği son derece somut ve yakın tarihsel gerçekler vardır.

1.Paylaşım Savaşı sonunda, emperyalizm bu ülkenin tarihsel ve toplumsal dinamiklerini, Ortadoğu’ya vermek istediği yeni biçime uygun olarak yeniden parçalamıştır. Dolayısıyla uluslarası konferanslarda çizilen sınırlarla, emperyalizm bu programını, çift yönlü bir taktikle gerçekleştirmiştir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den elde ettiği çıkar ve bağımlılık ilişkilerinin karşılığında, Kürdistan’ı sömürgelerine rüşvet olarak dağıtmıştır.

“Al ve yut” denilen bu ülkenin bu son pozisyonu, gerçekte emperyalizmin tercihidir. Devletlerarası Sömürge gerçeğinin böyle bir süreç sonunda yaratılmış olması, hakim ulusun emperyalizmle ilişkisinin şu ya da bu biçimde oluşu ile çelişmez.

Kuzey Kürdistan’da 84’ten bu yana silahlı mücadele temelinde Kürt Devrimci Gerillaların yarattıkları olgular, Kürdistan tarihinin şimdiye kadarki en güçlü olgularıdır. Bu durum, halkların kurtuluşu yolunda silahlı mücadelenin belirleyiciliğinin ve öneminin altını bir kez daha çizerken, Kürdistan’ı bütün dünyanın gündemine güçlü çizgilerle sokmuştur. Bağlantılı olarak, hala Kürtlere ayrı örgütlenme ve mücadele hakkı “tanıyıp tanımama”(?) konusunda düşünen ve tartışan kesimlere de tartışmasız bir yanıt oluşturmuştur.

Şimdi bütün Ortadoğu halkları gibi, Türk halkının da tarihe karşı görevleri kapsamında, Kürdistan’a karşı en önemli görevi de kendi mücadelesini yükseltmektir. Böylelikle, emperyalizm ve Ortadoğu’daki faşist Oligarşilerin Ortadoğu düzeni sarsılacaktır.

Bu düzen, Ortadoğulu Halklar lehine bozulacak ve kaderleri birbirleri ile her zaman olduğundan daha fazla yaklaşmış olan bu halklar, ayrı örgütlenmeleri ile yarattıkları kimlikleriyle, ortak cephelerde buluşacaktır.

Enternasyonalist dayanışmanın en güzel örnekleri, Ortadoğu Halklarının bu tarihsel dinamiğiyle yaratılacaktır.

  • TÜRKİYE DEVRİMCİ ALTERNATİFİNİN ORTAMI VE DİNAMİKLERİ

12 Eylül, Türkiye’de siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel vb. tüm alanları kapsayan geriye doğru radikal bir değişimin dönüm noktası olmuştur.

Oligarşinin emperyalizm ile ilişkilerinden, Oligarşi ittifakı içindeki sınıf ve katmanların çelişkilerinin çözümüne, kabaran ve nicelik olarak oldukça önemli boyutlar kazanan devrimci hareketin yükselişini boğmaktan, toplumun yeniden şekillendirilmesine kadar birçok çelişkinin topyekün çözüm süreci olan 12 Eylül ve sonuçları, toplumsal güçler açısından, aradan geçen yıllara rağmen ne yazık ki henüz aşılmış değildir.

1971’de, sonuçlandırılmayan bir operasyon olan 12 Mart’tan da alınan derslerle ve elbette, ABD başta olmak üzere uluslararası ilişkilerin sınanmış senaryolarının tecrübeleriyle gerçekleştirilen 12 Eylül amaçlarının tümüne ulaşmıştır. Oligarşik ittifak içinde tekelci sermayenin etkinliğini, sağlam ve tartışılmaz kılma sonucu yaratılmıştır. Yukarıdan aşağıya geliştirilen kapitalizmin ulaştığı yeni sermaye birikimi ve uluslararası tekellerin (emperyalizmin) geliştirmeye çalıştığı yeni ekonomik boyutlar içinde de böyle bir düzenlemeye gereksinim vardır. Bu düzenleme, kuşkusuz salt ekonomik bir düzenleme değil, siyasal ve kültürel egemenliğin de pekiştirilmesini içeren bir düzenlemedir. Bu sayede, bir kurum olarak devlet de yetkinleştirilmiştir, sarsılmaya başlayan geleneksel imajı ve otoritesi yeniden tesis edilmiştir.

Zor’un büyüyen rolü ve etkinliği, çözümü sürüncemede kalan bütün problemlerde kullanılmıştır. Sadece toplumsal muhalefeti ezmek yolunda değil, her türlü yeniden organizasyonda, görece özgürlüklerden, kazanılmış haklara kadar emekçi halkların tüm haklarının gaspında zor, tek yöntem olmuştur.

ANAP iktidarı süreci de 12 Eylül sürecinin doğal devamı olmuştur. Ülkenin kültürel ve psikolojik bütün değerleri sarsılmış, yozlaştırılmıştır. Depolitizasyon, dejenerasyon had safhaya çıkarılmıştır. Bir yandan güçlü bir terör dalgası, bir yandan “Türk-İslam Sentezi” formülasyonlarıyla işlenen faşist ideoloji ve emperyalist kültürle toplumun her kesimi bombardımana tutulmuştur. Öte yandan burjuva muhalefet de büyük ölçüde etkisizleştirilmiştir. Ayrıca radikal dinci akımın büyüyüp gelişmesi, sol hareketin hala aşamadığı zayıflıklar nedeniyle, yeni ve güçlü bir potansiyel tehlike oluşturmaktadır.

Eylül 80 den önce gerçekten ciddi gelişmeler göstaren devrimci hareket, ne yazık ki askeri faşist  diktatörlük döneminde görevlerini yerine getirememiştir. Yükselen grafiğine rağmen, 12 Eylül öncesinde devrimci hareketin niteliği, niceliğine denk düşmüyordu.

Bu süreçten payımıza düşen sorumluluğu alıyoruz. Çünkü stratejimizin gerektirdiği mücadele çizgisini layıkıyla hayata geçiremedik.

Geri çekilmemize, faşizme teslim olmamamıza ve 1984’e kadar mücadelemizi kesintisiz olarak yetersiz de olsa sürdürmemize rağmen dönemin siyasal gereksinmelerini, dönemin politik-askeri görevlerini biz de başarıyla gerçekleştiremedik. Ama kuşkumuz yok ki, mücadele dolu geçmişimizde olduğu gibi bundan böyle de ülke koşullarının gerektirdiği mücadele ve örgütlenme taktiklerini üretip, uygulama süreci içinde kitlelerle her alanda buluşup kucaklaşacağız. Hareketimiz, inkarcılığa, sağ ya da “sol” tasfiyeciliğe ve icazetli sosyalist akımlara ödün vermeden, politik-askeri savaş metodlarını uygulamada çelikleşecek ve kitleler içinde kök salacaktır. Halkla özdeşleşecek, halkın kendisi olacaktır.

Dünya ve ülkenin tüm moral bozucu faktörlerine rağme Ekim Devrimi öncesinde savaşan sosyalist militanların ihtilalci dinamizmi, kararlılığı ve coşkusu ile savaşılacak. Devrimin iradesinin uzlaşmaz temsilcileri olarak, Oligarşinin kalelerine dalga dalga saldıracağız ve zafer bayrağını hedefe dikeceğiz.

Ve hareketimiz, bu zor, uzun soluklu ama onurlu görevi, mutlaka yerine getirecektir.

YA ZAFERE ULAŞACAK,

YA ÖLÜMLE BULUŞACAĞIZ!…

Hasan Şensoy/Mayıs 1991/Bartın Cezaevi

  • TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ/CEPHESİ-MARKSİST LENİNİST SİLAHLI PROPAGANDA BİRLİĞİ NİÇİN SAVAŞIYOR?

Partimiz,THKP-C/MLSPB,faşizmin mahkemelerini muhatap almayı ve Oligarşinin herhangi bir kurumunun kendisini yargılamasını Emperyalizm ve Oligarşiye vereceği hesabının olmamasından hareket ederek şiddetle reddetmektedir.

Oligarşi, esir aldığı savaşçılarımızı sorgulamak ve yargılamak cesaretini gösterebilmesinin hesabını da ayrıca verecektir. Bu cürmün bedeli; başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere onun bütün işbirlikçilerine ödettirilecek, tarih ve halkımız karşısında bu tavrın senaristleri’de, oyuncuları’da gerillalarımız tarafından yargılanacak, hükümler infaz edilecektir.

İnsanlık ve dünya görüşümüzün içerdiği derin hümanizm adına, bu kanlı zor oyununun sıradan ve gönülsüz oyuncularına önerimiz odur ki, bizim değil çağımızın hükmü olan ideoloji ve savaşımımız karşısında zaman geçirilmeksizin teslim olup pişmanlıklarını dile getirsinler ve affımıza uğrama şansını kaçırmasınlar.

Gerçekte, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/ Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği’nin Emperyalizme ve Oligarşiye yönelik gerekçeli hükmü; ideolojisinin, yani stratejik hattının ve tahlillerinin oluşturulma nedenlerinin ifadesidir. Dünya ve ülkemiz gerçeklerinin bir kompozisyonudur. Burada bir kez daha söz konusu kompozisyonu-yarının kesin kıldığı zaferin bugünkü sözcüleri olmak sıfatıyla-onurla çizeceğiz. Hüküm, bu toplumsal gerçeklik tarafından verilmiştir.Bizler sadece bunları ülkemiz koşullarının gerektirdiği biçimlerde ifade eden sosyalist düşünce ve eylemin neferleriyiz.

Hiç kimse yanılgıya kapılmamalıdar ki; parti, Oligarşiye karşı düşüncelerini savunma temelinde dahi hesap verme durumunda değildir. Bizim, Emperyalizmin ve Oligarşinin kaçınılmaz sonucunu tayin edecek hesaplaşmamız, toplumsal ve siyasal yaşamın her alanında politik-askeri savaşın gerektirdiği yöntemlerle yürütülür. Bu hesaplaşmanın arenası ülkemizin bütün kentleri, bütün dağları, kasabaları ve köyleridir. Sanılmasın ki, savaşımızı ve devrim programımızı üstlenme onurumuzu, böyle zincirlenerek “sanık” sandalyesine oturtulduğumuz için gücü azalmış seslerle haykıracağız… Hayır ! Düşüncemiz, aynı biçimde yaşamaya devam ettiği, edeceği gibi, bu zincirlerin altında da hiçbir şekilde zaafa uğramamış, yenilmemiş,  gerilememiştir. Bunlar bizim her solukta alıp verdiğiliz şiarlardır.

Ve bu soluğumuzu enggelleme şansına sahip olma imkansızlığınızdan dolayı, bundan önce binlerce kez silahımızdan, kalememezden, sesimizden dinlemiş olduğunuz ve bundan böyle de yüzbinlerce kez dinlemeye devam edeceğiniz gibi, işte bugün bu vesileyle yine aynı soluğu alıp veriyoruz.

Türkiye devriminin politik-askeri yapılanması olan THKP-C /MLSPB, 12 Eylül açık faşizmi evresinde Emperyalizm ve Oligarşi kurumlarınca “devleti yıkmaya teşebbüs etmek ve bu yolda silahlı örgüt oluşturmak” savları temelinde, partimizin tutsak alınan savaşçılarının nezdinde “yargılanmak” istenmiştir. Asıl amaç ve gerçek; devrimimizin manevi ve maddi şiddetinin karşısına faşist terörü bu şekilde de dikmeye çalışmanın beyhude çabası olsa da, perdenin önündeki görüntü budur…

Ne var ki, Oligarşinin bu iddiası bizi tanımlamaktan fersah fersah uzaktır. Oligaşinin hiçbir iddianamesinin tarihsel savaşımızı kapsayabilmesini nesnel anlamda olanaklı görmüyoruz. Çünkü biz Spartaküs’ten beri savaşıyoruz. Çünkü biz, sadece Türkiye Cumhuriyeti Devlet’inin yani, TC sınırlarıyla tanımlanmış Türiye ve Kuzey Kürdistan’a hükmeden Yankee emperyalistleri ve onun yerli işbirlikçilerinin köhnemiş, çarpılmış, damarlarındaki zehirli kan da çekilmiş, hilkat garibesi bir ucube haline getirilmiş devletini yıkmaya teşebbüs etmedik. Bizim kimliğimizin bu şekilde sınırlandırılmasına izin vermemiz mümkün değildir.

Onu, elbette ve hiç kimsenin en ufak bir edişesi olmasın ki, yıkacağız. Kendi ülkemizin bu günkü durumunu, tarihin ırmağına çağlar boyu susmayacak yeni bir pınar gibi akıtmak üzere, kesintisiz devrim süreciyle dönüştüreceğiz. Savaşımız 1969’dan beri somut olarak, 1970 Aralık’ından beri resmi olarak ilan edilmiştir. Ve elbette birikimi daha derin bir geçmişten gelen eylemimiz sürmektedir.

Fakat bizi salt bu tavrımızla tanımlamak da yanlıştır. Biz, Meksika dağlarında Zapata ile döğüştük. Biz, Benito Suarez ve Qorfirio Piaz’la Fransızları yendik. 1871’de Paris Komüncüleriydik. 1905-1917 Devrimleriyle Rus Çarlığını yerle bir edip dünyanın ilk sosyalist bayrağını burçlara çıkardık. Bolivar, Morelos, Artigas ve Carrara’larla bağımsızlık savaşları verdik. Mao Tse Tung’un, Kim İl Sung’un, Ho şi Minh’in askerleriydik ve Çin, Vietnam, Kore devrimlerini gerçekleştirdik.

1895’te tekelci kapitalizmin saldırganlığa karşı ilk isyanlarda Jose Marti ile karşı koyanlarda bizlerdik. İspanya’nın Latin Amerika’da son çürümüş köklerini saldığı Küba’yı, ezilmekte olan bütün yeni sömürge halklarının meşalesi olacak şekilde güçlü yalımlarla alevlendirdik. Ve o güzel adada Amerikan Emperyalizminin heybetli görüntüsünü bir kere daha dize getirdik. O görüntünün mum ışığında büyütülmüş parmak çocuğun dev gölgesi olduğunu kanıtladık.

Ona, henüz hafızasından silinmesi mümkün olmayan 1975 Saygon bozgununu, kendisini orada boğduğumuz bataklıkları hatırlattık. Yine 1975’de Mozambik, Gine-Bissau, Angola’da Portekiz sömürgeciliğine son verdik. Ve Beyaz Saray’ın bir kez daha karalar bağlamasını sağladık. Emperyalistler arası II. Paylaşım Savaşı esnasında Yunanistan dağlarında Aris’in askerleri, Fransız yeraltı direnişçileri, Yugoslavya ve Bulgar partizanları bizlerdik…

Tarihin ateşi yorgunluk tanımıyor, durak bilmiyordu. Hiçbir kasırga gücü onun alevlerinin her gün biraz daha gök kubbeye yükselmesini engelleyemiyordu. ‘İlahi Adalet’ değil ama tarihsel adalet, er veya geç ama mutlaka adını yeni ülke adlarıyla ifade ediyordu. Bilimsel gerçeklerin siyasal çözümlemeler halinde yazdığı devrim programları, kurşun geçirmiyordu. Her pratiğimiz bilgimizin doğruluğunun ölçütü, her bilgimiz pratiğimizin yeni verileri oldu. Yaşam, bilgi kuramının temeli idi ve materyalist felsefe, evrensel olgularca her gün bir kez daha kanıtlandı…

Egemen güçler, savaşı kaçınılmaz kıldı. Çünkü verili düzen, gerçekten insanlığa ve halka karşı ilan edilmiş bir savaştı. Ve onlar savaşları, durumlarının bütünüyle bilincinde olmayan kitlelerin kanıyla beslenerek gürbüzleşmek için yürüttüler.

Bizse, tarihsel zor ile çıkıyoruz, bu vahşetin karşısına. Zoru, uzlaşmaz sınıf karşıtlığını yok etmek için, toplumları savaştırılamaz duruma getirmek, süresiz ve sonsuz bir barışı sağlamak için kullandık, kullanacağız.

Zaferimiz mutlak, bastığımız toprak kuvvetlidir. O nedenledir ki, dünya nüfusunun büyük çoğunluğu objektif olarak, potansiyel olarak bizden yanadır. Bugün karşımızda olan zayıf ve derin iç çelişkilere sahip egemenlikler, ellerini havaya kaldırmaya, teslim olmaya mahkumdur. Çünkü, “ölüm vurmuştur damgasını alınlarına”…

Ve biz ilerleyeceğiz. Bugünkü durum ne adildir ne de dayanılacak gibidir. Vietnam’da Amerikalıların vahşeti, Nazi toplama kamplarının dehşeti, Hiroşima ve Nagazaki toplu kırımları, Hollandalıların Endonezya’daki utanmazlığı, Filistin’in insan ruhunu bedeninden oynatan yüreği ve Latin Amerika halklarının çektikleri acılar hala bazı insanlara çağımızın evrensel gerçeklerini gösteremediyse, bunun suçlusu gerçekler değildir. O insanları, önlerine atılan sofra artıklarına boyun eğme tevekkülü ile yoğun bir karanlık içinde yaşamaya zincirleyen koşullardır. Bu tablo, ülkemizde’de insanlığa yaraşır renklerle boyanacak.

San Martin’in Andlar’a yaslanışı, Bolivar’ın düzenli ordulara Boyaca’da uğrattığı hezimet, General Pershing’in Panço Villa’yı gizleyen doğal güçlerin anlamını çözme basiretsizliği, Sandino’nun Nikaragua’daki yenilmezliği gibi; partimizi de esasta yenilmemiş, yenilmez kılan güç, ülkemiz topraklarının gerçekleridir, ülkemizin halklarıdır ve sırtımızı güvenle yaslayacağımız dağlarımızdır, kentlerimizin esaret zincirlerinin patlama potansiyelidir.

Niçin bu denli cesur, bu denli güçlüyüz? Çünkü halklar cesurdur. Halklar bilgedir. Bilgi gelişiminin ve birikiminin nitel adımları olan bilimsel sıçramalar, somut keşifler, buluşlar, saptamalar her kim tarafından gerçekleştirilmiş olursa olsun, son adımı atan hangi sınıfa mensup olursa olsun ilerleme daima halkların yürüyüşüne paralel olmuştur. Böyle kılınmıştır…

Matematik, fizik, biyoloji, astronomi, antropoloji ve tüm diğer bilimler materyalizme hizmet etmiştir. Çünkü materyalizm bunlarla bütünleşmiş, onların zemininde var olmuştur. Ve elbette, materyalizm de halkların kurtuluşu, evrimleşme ve gelişme yolunda çağdaş çığırlar açmıştır. Kant’ın agnostisizmini , Comte’un pozitivizmini Spercer’in evrimciliğini, Camus’un saçmacılığını, Heidegger ve Sartre’nin existansiyelizmini ve idealizmin her türlü tonunu silip süpüren, sırtını yere getiren diyalektik ve tarihsel materyalizm; dünyayı ve savaşı (sınıflar mücadelesini) “canlı algılamadan soyut düşünceye, buradan da pratiğe” götürerek, dünyayı değiştirmekle özdeştir.

Biz, işte bu temeldeki bilimsel bir savaşın fonksiyonerleri olduğumuz için haklıyız, cesuruz güçlüyüz. Tırmanırken, yürürken, silahımızı ateşlerken, yazarken, konuşurken… Yolun başında bir avuç gerillamızla düşmanın binlerce tam donanımlı ve eğitimli polisine, silah altındaki (sınıfsal olarak yoldaşımız olan) onbinlerce askerine karşı dururken, elindeki bütün maddi olanaklarına (ama manevi tükenişine) rağmen burjuvazinin, feodalizmin, tefeci asalakların gelecek korkularını boyunlarına asarken, faşizmin terörüne, katliamlarına, işkencelerine, darağaçlarına, zindanlarına karşı boyun eğmeden direnirken, bu direnişte ona boyun eğdirirken gerçekten tarihin ta içindeyiz, kendisiyiz.

Soyutlamayla değil, mekanik olarak değil, sıradan bir çıkarım sonucu değil, basit sloganlar kapsamında hiç değil ve hele iyimser veya salt hümanist oluşumuzdan değil, tarihle özdeşleşme çizgileri içinde olduğumuz için, gelecek bu gerçeklikle örtüştüğü için, halkın kendisi olduğumuz için; tarih adına, gelecek adına, ülkemiz adına ve bütün enternasyonal değerler için sadece biz konuşabiliriz. Sadece biz yargılayabiliriz. sadece biz savunma isteyebiliriz.

Ve nihayet gereken hükmü de biz veririz. Bu gerçekliği bazı indirgemelerle bir kez de şöyle ifade edelim: II. Nikola’dan, Hitler’den, Batista’dan, Somaza’dan, Franko’dan geriye kalan nedir bugün? Ya Lenin’den, Sandino’dan, Ernesto Che Guevara’dan kalanlar… Onlara dair yaşayan olgular, yaşatılan değerler… Veya, Kızıldere’de katledilen Türkiye Halk Kurtuluş Partisi’nin politik önderi ve Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi’nin komutanı savaşçısı Mahir Çayan ve diğer yoldaşlarımızdan geriye kalan; yaşayan olgulardır. 12 Mart faşizminin halkımızca lanetlenmiş tezgahlarından kalanları kıyaslayalım; Yoldaşımız Hüseyin Cevahir Maltepe’de, bundan on altı yıl önce 1971’de katledildiği halde halkımızın soylu bir evladı olarak bugün hala canlıdır. Fakat onun cezalandırdığımız katili Cihangir Erdeniz artık sadece bir mezar taşıdır. Öyleyse tarihi kim belirliyor, kim yazıyor ve geleceğin sahibi kimdir?

Onların hukukunu, İngiliz Hobbes’in dediği gibi “Gerçek değil, yetke yaratmıştır” Bizim hukukumuzu ise mazlum halkların çağdaş gerçeği yarattı, yaratacak. Burjuvazinin hukuku, kuralları ve yasaları, çelişkiyi tanrılaştırdı. Çünkü onun varlık koşulu, onun geleceği çelişkinin yaşaması, derinleşmesi, çoğalması ve ona hizmetiyle mümkündü.

Bizse evrensel çelişkilerin İskenderleriyiz. Kılıcımızı kaldırıp indirme süreçleri ağır, güçlüklerle dolu, uzun erimli olacaktır, kaçınılmaz… Ama burjuvaziyi, emperyalizmi onların geri bıraktırılmış ülkelerdeki asalaklarının yaşam ve çelişkilerine her ülkede son darbeyi indireceğimiz gibi Kürt ve Türk halklarının ülkelerinde de böyle olacaktır.

THKP-C/MLSPB, emperyalizmin bu ülke halklarının boynuna astığı 40 milyar dolarlık dış borcun yarattığı zulüm ve sefalet için savaşıyor.

Sadece Özal Hükümeti zamanında ana para ve faiz olarak ödenen milyarlarca doları sofrasından vermek zorunda kalan Türk ve Kürt halklarının adaleti için savaşıyor.

Kürt halkının yüzyıllar boyu süren esaretinin son bulması için savaşıyor.

Amerikan emperyalizminin Sinop, Pirinçlik, İzmir Yamanlar, Adana-Karataş, Malatya-kürecik, Ankara-Belbaşı, Sinop-Samsun arası Karaburun, Adana-İncirlik’teki üslerinin varlığının ne anlama geldiğini bildiği için gizli işgal ordusunun gölgesinde yurdun dört bir yanında yükselen bu askeri ve teknik sömürge komplekslerinin yarattığı ulusal onursuzluğu yenmek için savaşıyor.

ABD ile yapılan sayısız ikili anlaşmalar (ki, hükümetlerin, bilinenlerin ötesinde dönem dönem telefonlarla dahi gizli satıcılık fiilleri içine girdiği biliniyor) ve askeri paktlar yoluyla emperyalizm stratejik tampon bölgesi olmasına isyan ederek savaşıyor.

Egemen çete Oligarşinin, halklarımızın her türlü zor yoluyla kafasına sokmaya çalıştığı hayali bağımsızlığın gerçeğini yaşamak / için savaşıyor.

Sadece kâr, daha olgun, daha usta yöntem ve anlayışlarla bezetilerek derinleştirilmiş bir sömürü sistematiğine dayanan yeni sömürgeciliğin de, daha önceki sömürgecilik biçimleri gibi ‘ulusal’ kavramlarla, ulusalcılıkla herhangi bir bağlaşıklığı yoktur. Tekelci burjuvazi ve onun ittifakları oligarşik çeteler, milliyetçi değil ulusal haindirler. Bu konudaki tavırlarına daha iyi, daha fazla ve daha elverişli koşullarda işbirliği, sömürü, egemenlik stratejisine göre belirler, ona bağımlı kılarlar.

Bu durum karşısında proletarya, yoksul köylülük ve onun ittifaklarını kapsayan stratejimizin devrimci tanımı doğmuştur: Emperyalizme, Oligarşiye ve Faşizme karşı politikleşmiş askeri savaş stratejisi… İşte partimiz; bu anlayış, bu gereklilikle ve bu yol üzerinde savaşıyor, mücadele ediyor,

Giderek artan bir yoksullaşmayı, sadece gövdeleri değil kafaları ve yürekleri de mengene içine alarak sağlayan egemen çeteciler, 1980 başından 1986’ya kadar ulusal gelirin kişi başına 300 doların üzerinde bir düşüş kaydetmesine rağmen kitlelerin ağırlıklı olarak sükuta devam etmesini ancak açık faşist terörle sağlayabildiler.

Gerçekte, tamamen bireysel haznesine hapsedilen insanlarımızın bir bardak suyunda fırtınalar kopuyordu ve o fırtınalar, o kişilerin okyanuslarındaki en çaplı fırtınalar kadar dehşetliydi. O kadar gerçekti. Fakat ne yazık ki, o koşullardaki savruluşlar da genel olarak o denli çözümsüzdü… Partimiz, bu çözümsüzlüklere karşı da savaşıyor. İnsanların esen, toplulmsal,erdemli ve onurlu varlıklar olarak yaşamlarını sürdürebilmelerinin ülkesini gerçek kılmak için…

TÜSİAD’ın, finanse ettiği ve başta yönlendiricilerinden olduğu Özal Hükümetini, politikasından birazcık saptığı veya arzu ettiği başarıyı sağlayamadığı vakit “kendi kafasından dış ticaret teorileri üretmekle” suçladığı bir ‘bağımsızlık’ ülkesinde yaşıyoruz. TÜSİAD aynı perspektifini buyurmaya devam ediyor; “Hiçbir ülke (bunu bağımlı ülkeler anlayınız) kendi bildiği gibi ithal ikamesi, gümrük himeyesi, iç sanayi ve KİT’leri destekleme politikaları takip edemez. Dış ticaret teorisinin (bunu da emperyalizmin ekonomi üzerindeki belirlemeleri anlayınız) gerçekleriyle bagdaşmayan hiçbir ekonomik tedbir başarıya ulaşmaz”diyor. Ülkedeki nüfüsun en zengin %20’si ulusal gelirin %60’ını alıp götürüyor ve Anayasa’da sosyal refah devletinden, eşitlikten, adaletten, hukuktan sözediliyor. Bunun adı devlet riyasıdır. Bunun adı, faşizmin karakteridir.

Nerede sınıf çelişkileri daha fazla keskinse orada devlet o denli güçlü gösterilmeye, güçlülük imajı yaratılmaya çalışılır. Oysa bu “güç” imajı, korkunun ve uluslurarası takelci burjuvazinin kendisinin de gayet iyi bildiği kaçınıllaz sonucunun paniği ile oynanan bir komediden öte anlam taşımaz. Fakat ne yazık ki, o komedinin öbür yüzünde veya tarihin kulisinde halklar vardır.

Ve oynanan oyun onların emeğiyle, kanıyla sömürülerek sahneye konur. Partimiz bu kanlı oyuna son vermek, onun perdesini indirerek tarihin gerçek oyuncularını, halkları tarihin sahnesine çıkarmak için var olmuştur.

Biçare ve zavallı egemenlerin bu tarihe karşı koyma eylemleri boş bir çığlıktan öteye gitme şansına sanip değildir. Şiddeti, saldırganlığı ve işini yapmadaki ustalığı ne kadar artarsa artsın, çağın tanımladığı kaderinden yakasını kurtarabilmesi imkansızdır. O kaderin hükmü, ülkemizde partimiz önderliğindeki halklarımız tarafından yerine getirilecektir.Bu yolda 1970’de somutlanan savaşımızı partimizin önder ve savaşçıları, şehir gerillası eylemleriyle yükseltmişlerdir. O dönemde yoldaşlarımızın; “İşçiler, Köylüler, Askerler, Yurtseverler, Aydınlar “Halkımız” başlıığıyla yayınladıkları 1 Nolu Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi Bülteni’nde ifade ettikleri gibi; “Artık isyan etmek zamanı” idi Ve Bültenimiz şu şekilde devam ediyordu:

silaha sarılmak, işgalci düşmanı alaşağı etmek için harekete geçmek zamanı gelmiştir.

Onların bugün büyük görünen güçleri ve imkanları bizlere vız gelir. onlar bir avuç, biz ise milyonlarız. kaybedeceğimiz hiç bir şey yoktur ama kazanacağımız koca bir dünya vardır.

Biz, THKC olarak diyoruz ki:

1- Amerikan emperyalizminin hakimiyeti ve yerli uşağı sömürücü sınıfların iktidarını yıkmak, bağımsızlığı kazanmak için tek yol silahlı kurtuluş savaşıdır.

Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, bu yolda mücadeleye kararlı bütün yurtseverleri kucaklayan halkın savaşçı öncülerinin örgütüdür.

Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, mücadelesinde Türkiye işçi sınıfının savaş örgütü olan Türkiye Halk Kurtuluş Partisinin önderliğini Kabul Eder ve mücadelesini onun emir ve kumandası altında yürütür.

2- Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, Amerikan emperyalizmini ve köpeklerini ülkeden kovana Kadar mücadele etmeye ve her şart altında en son savaşçısı ölünceye Kadar savaşını sürdürmeye kararlıdır.

3- Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi’nin düşmanları, Amerikan emperyalistleri, finans kapitalistler, toprak ağaları, aracı ve tefeciler, Amerikancı asker-sivil bürokratlar ve bütün halk düşmanlarıdır.

4- Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi’nin temel görevi Amerikan emperyalistleri ve yerli müttefiklerinin oluşturduğu düşman cephesini çökertmek ve yıkmak, halkın sırtından elde edilen bütün mülkleri kamulaştırarak Cephe’nin savaş gücünü yükseltmek, gerekli malzemeyi ele geçirmek, baskı ve zor kuvvetlerini parçalamaktır.

Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, kendi saldırı noktaları dışında kalan hedeflere yönelen ve halkın saflarına da zarar veren hiçbir maceraperestin ve gangsterin sorumluluğunu üzerine almaz. Çocuk kaçırmak, kadınlara ilişmek, emperyalistlerle doğrudan doğruya ilişkisi olmayan kimselere, esnafa, parababası bir avuç hain dışındaki orta derecedeki zenginlere, yani orta burjuvaziye saldırmak, zarar vermek devrimci eylem olamaz. Bunlar adi gangsterlik olaylarıdır.

Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, bu gibi olayları şiddetle kınar. Amerika’lı emperyalistlere, finans kapitalizmin temsilcilerine, zalimlere ve halk düşmanlarına yönelen her harekete ise saygı duyar ve bunları sonuna Kadar destekler.

Demokratik halk iktidarını yaratma yolunda ideolojik, ekonomik, demokratik ve politik cephelerde yukardaki anlayışlar ışığında 1970’ten itibaren THKP-C, 1975’ten itibaren MLSPB adı altında sürdürdüğümüz savaşımızın kaynağını daha iyi anlayabilmek için, THKP-C/MLSPB niçin savaşıyor sorusunun yanıtı dünya ve ülkemiz gerçeklerinin üzerini açmakta yatıyor. Çünkü bu sorunun yanıtı, dünya ve onun bir parçası olan ülkemizin dününde ve bugününde yatıyor.

KAPİTALİZMİN DOĞUŞU

KAPİTALİZM VE BUNALIM OLGUSU

EMPERYALİZMİN ÖZELLİKLERİ

GENEL BUNALIM OLGUSU  I.VE II.BUNALIM DÖNEMLERİ

SÖMÜRGECİLİK VE YARI-SÖMÜRGECİLİK

II. PAYLAŞIM ( 2. DÜNYA SAVAŞI ) VE SONUÇLARI

EMPERYALİZMİN  III.BUNALIM DÖNEMİ

SOSYALİZM-KAPİTALİZM ÇATIŞMASI

EMPERYALİZM – DÜNYA HALKLARI ÇATIŞMASI - YENİ SÖMÜRGECİLİK

YENİ SÖMÜRGELERİN DENETİMİ

image_pdf
قد يعجبك ايضا

اترك رد

لن يتم نشر عنوان بريدك الإلكتروني.