موقع اممي ثوري ثقافي مناهض للامبريالية ومناصر لقضايا الشعوب حول العالم.

Emperyalizm – Dünya Halkları Çatışması

51
image_pdf

EMPERYALİZM – DÜNYA HALKLARI ÇATIŞMASI 

İçindekiler:

YENİ SÖMÜRGECİLİK

YENİ SÖMÜRGECİLİĞİN BİÇİMLERİ

İTHAL İKAMECİLİĞİ

GELENEKSEL İHRAÇ EKONOMİSİ

İHRAÇ İKAMECİLİĞİ

YENİ İKAMECİLİK

EMPERYALİZM – DÜNYA HALKLARI ÇATIŞMASI 

  1. Bunalım Döneminin ilişkilerine yön veren çatışmalardan biri de, emperyalizm-sosyalizm çatışması ve emperyalistler arası çatışma ile birlikte, emperyalizm ile dünya halkları arasındaki çatışmadır. Tüm 3. Bunalım Dönemini kapsayan ulusal kurtuluş savaşları, emperyalistler arası entegrasyonun başlıca nedenlerindendir. Ve emperyalizmi sarsan depresyonun kökeninde yatan nedenlerden biri yine budur. Sürece damgasını vuran bu olguyu kavramak ise, her şeyden önce yeni sömürgeciliğin yeterince anlaşılmasından geçer.

3. Bunalım Döneminin ayırt edici yanlarından biri olan yeni sömürgecilik, sömürgeci ve yarı- sömürgeci ilişkilerdeki dönüşümü ve öne çıkan yeni sömürgeci yöntemleri ifade eder. Ancak, sürecin ilerlemesiyle, yeni sömürgecilik, ekonomik özelliklerinin yanı sıra, toplumsal ve siyasal özellikleri de kapsayarak anlamını; Yeni Sömürge Tipi Faşizm, Oligarşik Dikta, Suni Denge gibi kavramlarda bulan zengin bir kategoriye dönüşmüştür.

3. Bunalım Döneminde somutlaşmış olsa da, yeni sömürgeciliğin kökenlerini daha önceki dönemlerde aramak gerekmektedir. Çünkü, yeni sömürgecilik, ani gelişmelerin ürünü olarak ortaya çıkmış bir olgu değil, belli gelişmelere koşut olarak varlık kazanmış bir olgudur. Bu açıdan bakıldığında yeni sömürgeciliğin kaynağını ABD’de bulmaktayız.

20. yy.’ın başlarında önemli bir güç olan ABD, dünya pazarları üzerinde gücüyle bağlantılı bir paya sahip olmama durumuna son vermek üzere ilk olarak Latin Amerika’ya yöneldi. ABD’nin 5. Başkanı Monreo’nun, “Amerika Amerikalılarındır” sloganını, bir doktrine dönüştürerek, nüfuz alanını genişletmeye çalışan ABD’nin başlıca rakibi İngiltere idi. 1. Dünya Savaşını bu yönde bir koz gibi kullanan ABD, savaşın sonucunda tayin edici rol oynayabilecek askeri gücünü bir tehdit aracı olarak kullanarak, Latin Amerika’da etki alanını genişletip İngiltere’nin önüne geçti.

ABD yayılmacılığı, 2. Bunalım Dönemi boyunca sürdü. Bu süreçte, yavaş yavaş ABD’nin durumu da belirginleşmekteydi. ABD, İngiltere’nin Latin Amerika’da uyguladığı yarı-sömürgeci yöntemlerin dışında yöntemler kullanıyordu. İngiltere ya da Almanya, Fransa, vb. ülkeler yarı-sömürgelerde yer altı ve yer üstü kaynaklarını talan ettikten sonra bu hammaddeyi büyük oranda kendi ülkelerinde işliyor ve mamül madde olarak dünya pazarlarına satıyorlardı. ABD tekellerinin yöntemi ise ağırlıklı olarak, talan ettikleri hammaddeyi o ülkenin ucuz iş-gücünü kullanarak o ülkede mamül maddeye dönüştürmek ve yine o ülke ve çevre ülke pazarlarına sürmek esasına dayanıyordu. ABD’yi böyle davranmaya iten neden, iş-gücünü değerlendirmede, diğer emperyalist ülkelerden daha farklı yöntemler kullanmasıydı. Bu farklı yöntemlere kısaca Fordculuk denmektedir.

Yeni sömürgeciliği kavramada çok önemli bir basamak olan Fordculuk, 20. yy.’ın ilk 25-30 yılında oluşmuş bir tekniktir. Fordculuğun çıkması belli koşulların, belli bir birikimin ürünüydü. ABD, dönemin en zengin iç pazarına sahip ülkesiydi ve dünya pazarlarındaki payının ağırlığı, ABD tekellerinin gelişmesini, bu iç pazarın sürekli büyümesine bağımlı kılıyordu. Süreç içinde, tekeller, hem emek gücünün değerini düşürecek, yani daha yoğun bir artı-değer sömürüsüne yol açacak, hem de iç pazarı büyütecek bir yol arama durumuna geldiler.

Otomobil fabrikaları sahibi Ford, “İşçi hem üretmeli, hem tüketmeli, bir yandan otomobili üretirken öte yandan satın almalı” biçiminde durumu özetliyordu. Sonuçta çözüm, mühendis Taylor’dan geldi. Taylor’un önerdiği ve ilk kez Ford fabrikalarında kullanılmaya başlayan bant sistemi, hem artı-değer oranını yoğunlaştırıyor, yani emek işgücü değerini düşürüyor, hem de işçiyi tüketici durumuna sokuyordu. Çünkü, bant sistemi iş sürecini, eski tekniklerle ulaşılamayacak bir yoğunlaşmaya ulaştırmıştı ve bu durum işçinin reel ücretlerinde, sömürünün yoğunlaşmasına karşın artışı getirmişti.

Aynı dönem diğer ülkelerde uygulanan iş tekniği, meslek esasına dayanan ve kalifiye işçinin varlığını gerektiren bir karaktere sahipti. İşçinin bir mesleği , özel becerileri, sanatı vardı ve işçi bir mamülün üretiminde birden çok işle uğraşıyordu.

Taylor’un sistemi ise olayı kökünden değiştirdi. Sistem, işin basitleştirilmesine, küçük bölümlere ayırarak parçalanmasına dayanıyordu ve işçi bantla önünden geçen aynı parçalara hep aynı işlemi yapıyordu. Üretimin bu basitleştirilmiş durumu uzmanlığa duyulan gereksinmeyi ortadan kaldırdı ve o zamana kadar oluşmuş işbölümü teknikleri çözüldü. Artık olağanüstü nitelik gerektirmeyen işçilerle, onları yönetenler vardı. Yani bir yandan üretim yoğunlaşırken, öte yandan kafa emeği arasındaki çelişme derinleşmişti. İşçi aristokrasisi nitelik değiştirerek uzman ve işçilerden değil, kafa emekçilerinden oluşmaya başlamıştı. Böylece, bir işi yapabilmek için deneyli ve eğitilmiş işçi gerekmez oldu. Sistemin başlangıçta fark edilmeyen çok önemli bir diğer sonucu da, tüketim ve ara malları sanayinin gelişmesi idi.

Marks, üretim sektörlerini ikiye ayırmıştır. Üretim araçları üreten sektör ve tüketim araçları üreten sektör. Gerçek ağır sanayi, üretim araçları sektörüdür. Çünkü, bu sektör, tüketim sanayinin değişmeyen sermayesini oluşturur. Dolayısıyla üretkenliğin yükselmesi üretim araçları sistemini arttıracak, değeri düşecektir. Bunun sonucu da tüketim ve ara malları sanayinin gelişmesi idi.

Marks durumu şöyle açıklamaktadır ” Emek gücünün değerini düşürebilmesi için, üretkenlik artışının, bu emek gücünün değerini belirleyen ürünlerin üretildiği sanayi dallarını etkiliyebilmesi gerekir” (70).

Bant sistemi, üretim araçları üretimini kısa sürede geliştirdi. Böylece değeri düşen üretim araçlarını kullanarak üretim yapan tüketim ve ara malları sanayi gelişti. Ve iç pazarın genişlemesi Ford’un beklentilerinin karşılanması anlamına geliyordu.

Bant sisteminin sonuçlarını özetleyecek olursak:

a) İş süreci olağanüstü yoğunlaştı.

b) Tüketim ve ara malları sanayi gelişti ve bant sistemi özellikle bu sektörlerde yaygınlaştı.

c) Üretimin yoğunlaşması, işçinin gerçek ücretlerinde artış koşulları sağladı, iç Pazar genişledi.

d) Sistem, nitelikli emeğe duyulan gereksinmeyi azalttı.

e) Çok geniş bir taban üzerinde üretimde bulunmanın koşulları doğdu, dev fabrikalar kuruldu.

f) Yeni sömürgeci yöntemlerin yolu açıldı.

Bu noktada, Fordculuk ile yeni sömürgecilik arasındaki bağlantıya geçelim. ABD’de Fordculuğun yayılmaya başladığı dönemde, Avrupa’da sanayi üretimi kalifiye işçilerden oluşan bir işçi aristokrasisine dayanmakta ve üretimin gerçekleştirilmesi sayesinde, İtalya gibi ülkelerden gelen ve köylü kökenli olup sanayileşme geleneğine sahip olmayan kalifikasyonsuz ve örgütsüz yeni göçmen kitlesini iş sürecine sokabilmek mümkün olmuştur. Bu yolla hem iş yöntemleri köklü bir değişime uğruyor ve hemde işçi sınıfının örgütlülüğüne ciddi bir darbe vuruluyordu. Aynı dönemde Latin Amerika’da nüfuz alanını genişletmeye başlayan ABD, Fordculuğu çevre ülkelere yaymaya başladı. Daha önce de vurguladığımız gibi, sömürgecilik ve yarı sömürgecilikte, bağımlı ülkelerdeki ucuz işgücü ancak ülke zenginliğinin talan edilmesinde kullanılabilmekteydi. Madenlerde ve sanayi ürünlerinin ekildiği plantosyonlarda ucuz işgücü köle gibi kullanılıyor ve limanlarda toplanarak işlenmek üzere metropollere aktarılıyordu.

Bu durumda sömürgeci ve yarı sömürgeci ilişkiler, hiç kuşkusuz doğal ekonomileri parçalamaya, çözülmeye itmiştir. Ama kapitalizmin esas olarak limanlara, ekonomik ve askeri amaçlarla örülen demiryolu çevrelerine, maden kaynaklarına ve özellikle sanayi bitkilerinin ekildiği tarım plantosyonlarına girmesi, bunun dışında toplumsal dokuya, bu tür etkinliklere engel olduğu oranda zarar vermesi ve doğal ekonomiye özgü egemen sınıf ve katları kendisine komprodor olarak seçmesi, son çözümlemede emperyalizmi bir dış olgu olmaktan kurtaramıyordu.

Diğer bir deyişle, sömürgeci ve yarı sömürgeci ilişkiler, daha çok bağımlı ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürmeye yetmekteydi. Bu durum söz konusu ülkelerin gerçek potansiyelinin kullanılmaması anlamına gelmekteydi. Gerek sömürgeci ve yarı sömürgeci ilişkilerin niteliği, gerek üretim araçlarının evrim düzeyi ve gerekse ABD dışında kalan emperyalist ülkelerde iş sürecine egemen olan karakter, bağımlı ülkelerdeki potansiyeli, yani insan unsurunu değerlendirebilmekte çok önemlidir. Çünkü, sömürge ve yarı sömürgecilikle yeni sömürgecilik arasındaki farklılık buradan kaynaklanmaktadır.

ABD Latin Amerika’da, kıta etkisi olan İngiltere ve Almanya gibi ülkelerden farklı olarak insan potansiyelini değerlendirmek gibi değişik sömürü teknikleri uygulamaya başladı. İnsan potansiyelini değerlendirmek, kuşkusuz ucuz işgücünü değerlendirmek anlamına gelmektedir.

ABD bu ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını, yerel işgücünü kullanarak işlemeye yönelmekle, yeni sömürgeci ilişkileri başlatmış oluyordu.

Bununla birlikte, o aşamada ortaya çıkan bu durumu, yeni sömürgecilik olarak adlandıramıyoruz. Daha çok yeni sömürgeciliğin öncülü olma durumu söz konusuydu. Çünkü ABD girişimi, ülkeleri tümüyle kendi denetimine almaya yeterli değildi. Kaldı ki, ABD tekelleri de o aşamada yeni sömürü tekniklerini ağırlıklı olarak kullanmamaktaydılar ve Latin Amerika esas olarak yarı sömürge özelliklere sahipti.

Süreç içinde gelişen yeni sömürgeci teknikler savaş yıllarında ve özellikle savaş sonrasında gerçek patlamasını yaptı. Truman Doktrini ve Marshall Planı yeni sömürgeciliğin gelişmesine uygun ekonomik ve siyasal atmosferi yaratmış ve bu düzlemde oluşan ilişkiler geniş sömürge ve yarı-sömürgeciliğin yerini; yeni sömürgeci ilişkilerin almasını getirmişti.

Yeni sömürgeciliğin gelişmesine önemli bir katkı da bilimsel ve teknolojik devrimle geldi. Bu devrimin üretim araçlarının Fordculukla birleşmesiyle daha yüksek bir teknolojiye, daha yoğun bir sömürünün daha basit biçimde gerçekleşmesine yol açmıştı.

Ayrıca yeni sömürgecilik ABD’nin siyasal tavrına uygun özellikler taşımaktaydı. Sosyalizmin yükselen prestijine karşı, kendisine yapay bir ideoloji yaratan ABD, demokrasi ve özgürlük bayraktarlığı yapmaktaydı. Nitekim klasik sömürgecilikten farklı bir espriyi içermesi ve ABD’nin takınmış olduğu ideolojik maskeyi yıpratmaması, yeni sömürgeciliğin bir diğer üstün yanını oluşturmaktaydı.

Bu, siyasal düzeyde bağımsız görünen ülkelerin, ekonomik düzeyde boyunduruk altına alınmasından başka bir şey değildi ve Fordculuğun açtığı yoldan geçiyordu. Gelişen iş tekniklerinin bilimsel teknolojik devrimle evrilmiş üretim araçlarıyla desteklenmesi sonucunda ağırlık kazanan yeni sömürgeci yöntemlerle, sömürgecilikten çok daha kârlı bir durumu ortaya çıkarıyordu.

Yeni sömürgecilik incelemelerinde çok sık düşülen bir hata, gizli işgal esprisinden, yeni sömürgeciliğin başlıca ayrım noktasının siyasal bağımsızlığa karşın ekonomik bağımlılık olduğu biçiminde bir sonuç çıkarmak olmuştur. Bu çıkarım yanlıştır. Böyle bir yaklaşım bize sömürgecilikle yeni sömürgeciliğin arasındaki farklılıklardan birini verir. Ama örneğin yarı-sömürgecilikle yeni sömürgecilik arasındaki ayrımı açıklamada yetersiz kalır. Çünkü, her ikisinde de göstermelik düzeyde de olsa siyasal bir bağımsızlık söz konusudur. Bu noktada yeni sömürgeciliğin başat özelliği olan gizli işgal esprisinin içeriği ortaya çıkmaktadır. Bu içerik en kısa biçimde, gizli işgal ile emperyalizmin yeni sömürgeler açısından içsel bir olgu durumuna gelmesi biçiminde özetlenebilir. Ve anlamını emperyalist üretim ilişkileri önermesinde bulmaktadır.

Gerçekte, yeni sömürgecilik tanımı başlangıçta, siyasal bağımsızlıklarını elde eden eski sömürgelerin durumlarını ekonomik bağımsızlıkla pekiştirememeleri nedeni ile ortaya çıkan sonucu tanımlayabilmek için kullanılmaya başlanmıştı. Ama süreç içinde yeni sömürgeciliğin emperyalizmi içsel bir olgu durumuna sokması ekonomik fonksiyonu belirginleşince yeni sömürgeciliğin gerçek özellikleri de biçimlenmeye başladı.

İlk kez Mahir Çayan yoldaşımız tarafından kullanılan emperyalist üretim ilişkileri önermesi bu bağlamda gerçek bir evrensel katkıdır.

ABD’de kullanılmaya başlanan Fordçu teknik, iş sürecini basitleştirmiş ve kalifiye işçiye duyulan gereksinmeyi ortadan kaldırmıştı. İki savaş arasında kısmi bir biçimde Latin Amerika’da kullanılan bu teknikle yerel işgücü kullanmanın ve yerel bir Pazar oluşturmanın yolu açılıyordu. Savaştan sonra oluşturulan emperyalistler arası entegrasyonun lideri ABD idi. ABD, Truman Doktrini ve Marshall Planında oluşturulan ekonomik ve siyasal sistemi yeniden düzenlerken, Fordcu ve Taylorcu iş tekniklerini diğer ülkelere de taşıdı.

Gelişmiş kapitalist ülkeler açısından olay, ekonomilerinin entegrasyonunun gerektirdiği biçimde (ya da buna ABD emperyalizminin öngördüğü biçimde diyebiliriz) reorganize olmak şeklinde gerçekleşiyor ve daha önce ifade ettiğimiz biçimde kurumlaşıyordu.

Buna karşılık geçmişin sömürge ve yarı sömürge ülkeleri açısından durum daha değişik özellikler taşıyordu. Her şeyden önce bu ülkelerde, Avrupa ve Japonya’da olduğu gibi yerleşik bir kapitalist temel yoktu. Bir kısmında belli bir kapitalist gelişme olmakla birlikte daha çok doğal ekonomilerin egemenliği söz konusuydu. Sömürgecilik ve yarı sömürgecilik esas olarak bu ülkelerin zenginliklerini yağmalamaya yönelmiş ve kapitalist ilişkiler bu çerçevede sınırlı kalmış, doğal ekonomileri çözülmeye itmekle birlikte, yerel bir Pazar, kapitalist nitelikli ve emperyalizmin gereksinmelerine karşılık verecek bir iç Pazar yaratılamamıştı.

  1. Bunalım Döneminde ise, durum nitelik değiştirmeye başladı. her şeyden önce, emperyalizmin gereksinmeleri bu yönde bir gelişmeyi zorunlu kılıyordu. Savaş sonucunda dünyanın 1/3’ü emperyalizm için artıkr yoktu. Diğer bir deyişle, emperyalist, kapitalist sistem savaştan pazarları daralmış olarak çıkmıştı. Oysa emperyalizm ancak pazarıyla birlikte bir varlıktı ve yine ancak pazarların gelişmesiyle yaşamını sürdürebilirdi. Savaş sonrası ilk yıllarda savaşın yıkımını atlatmak ve reorgeanize olmak çabalarının bir sonucu olarak oluşan yoğun talep, emperyalist teklerle sınırsız bir büyüme olanağı vermiş ve “refah” dedikleri ortam oluşmuştu. Ama reorganizasyonunu tamamlanması ve pazarın bu yönüyle doyması emperyalistler arası rekabetin yeniden canlanması, yeni sömürgeciliğin stratejik önemini iyice öne çıkardı ve emperyalizmin başlıca çabası bu ilişkileri oturtmaya yöneldi.

Yeni sömürgecilik, gizli işgale, yani emperyalizmin içsel bir olgu durumuna gelmesine dayanmaktaydı. Emperyalizmin, iş tekniklerini kullanarak ara sanayi ve tüketim sanayi yeni sömürgelere taşıyor, Fordcu ve Taylorcu tekniklerle iç Pazar yaratmaya çalışıyordu. Oluşan bu iç Pazar, bilimsel ve teknolojik devrimin ıskartaya çıkardığı (artık metropol için cazip olmaktan çıkmış) sektörlerin de aktarılmasıyla daha fazla genişletiliyor ve emperyalizmin yeni pazarlara duyduğu gereksinme bu biçimde giderilmeye çalışılıyordu.

Emperyalizmin zorlamasıyla oluşturulan bu iç Pazar, kapitalizmin zorlamasıyla yukarıdan aşağıya ve çarpık bir biçimde geliştirilmesinden başka bir şey değildi. Bu nitelik, kaçınılmaz biçimde yeni sömürgeleri sarsmaya, onları ekonomik, siyasal, toplumsal , kültürel düzeylerde sancılı bir sürece sokmaya başlıyordu.

her şeyden önce emperyalizmin girişine kadar ki süreç, bu ülkelerde doğal ekonominin şu ya da bu oranda etkilerini güçlü biçimde koruduğu ve hatta pek çoğunda belirleyici olduğu özellikler içermekteydi. Latin Amerika, İspanya ve Portekiz, Yunanistan, Türkiye gibi ülkelerde kapitalizmin geçmişte belli ölçülerde oluşmuş olması, feodalizmin güçlü bir biçimde yaşamayı sürdürmesine engel olmamıştı. Afrika ülkelerinin büyük bölümünde ise sömürgeciliğin gereksindiği limanlarda uç veren kapitalist ilişkiler dışında düpedüz ilkel Komünal ilişkiler egemendi. Güney Asya’ya gelince, feodalizm ve onun çeşitli varyantları geçmiş sömürgeciliğe karşın gücünü korumaktaydı.

Yeni sömürgeciliğe bağlı olarak bu ülkelerde değişik düzeylerde de olsa, emperyalizmin gereksinmelerine göre biçimlenen kapitalist nitelikli bir iç pazarın oluşması, bu ülkelerin doğal ekonomik yapılarına göre oluşan dengelerini alt üst etti. Kendine yeterli ekonomik birimler parçalanıyordu. Ancak iç dinamiğe dayanan ve toplumun bağrından doğarak aşama aşama doğal ekonomiyi çözecek egemen bir kapitalist gelişme söz konusu olmadığından, değişik düzeylerde de olsa kapitalizm öncesi ekonomi biçimlerine özgü ilişkiler çarpık kapitalizme eklemleniyordu. Örneğin feodal ilişkiler, , kapitalist iç pazarın gelişmesiyle çözülmeye zorlanıyor ve sancılı biçimde parçalanıyordu. Ama olay feodalizmin tasfiyesine yeterli olmuyor, feodalizm toplumun alt ve üst yapısında değişik biçim ve düzeylerde varlığını koruyordu. İç pazarın gelişmesiyle feodal kapalı ekonominin bu iç pazara eklemlenmesi ve kapitalizme özgü üretim araçlarının ülkeye girmesi, geçmişin feodal birimlerini son derece karmaşık bir sürece sokuyordu.

Her şeyden önce feodal ilişkilerde tasfiye söz konusuydu. Yaptığı, pazarın kendisine sunduğu kapitalist üretim araçlarını almak ve kapalı birim için değil, kapitalist Pazar için üretimde bulunmaktı. Bir devrim söz konusu olmadığından, feodal-serf ilişkisi ortadan kalkmamıştı. Yalnızca feodal daha önceden, örneğin yüz toprak kölesi ile yaptığı işi, bu kez on toprak kölesi ile yapmaya başlıyordu. Bu da kırlarda işsizliğin yaygınlaşması ve çarpık kentleşme sonucunu doğuruyordu.

Öte yandan toprak kölelerinin sayısının azalması serf ilişkisini en azından o aşamada dönüştürmüş oluyordu. Sayısı azalan toprak kölesi, kapitalizme özgü işgünü içinde, feodal için çalışarak kullanıyor, angarya sistemi işlemeyi sürdürüyordu.

Feodalizmin varlığının ölçüsü, en temelde üretimin gerçekleştirilme biçimi olduğuna göre, gerekli emek ve ek emekten oluşan feodal üretim süreci, niteliğini koruduğu sürece, feodalizmin tasfiyesinden söz edilemezdi. Bununla birlikte, kapitalist bir Pazar için kapitalist üretim araçları kullanarak gerçekleştirilen üretim, ağır ve sancılı biçimde de olsa kuşkusuz dönüşecekti.

Bu, ülke sömürge olmaktan kurtulamadığı sürece, kapitalist iç pazarın giderek daha çok feodal ilişkileri etkilemesi, feodal nitelik değiştirmeye zorlanarak çarpık bir toprak kapitalistine dönüşmesi ya da bir kısmının biriken sermayeyi kapitalist Pazar içinde değerlendirme yolunu tutarak çarpık biçimde burjuvalaşması ve serfin aynı sürece koşut olarak tarım işçisine dönüşmesi biçiminde gerçekleşiyordu.

Yine de feodalizm toplumun çeşitli kurumlarında, devlet mekanizmasından kültürel kurumlara kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde yaşamayı sürdürüyor ve gerçek tasfiyesi ancak demokratik halk devrimiyle sağlanabilecek ölçülerde çarpık kapitalizmle iç içe giriyor, ona eklemleniyordu.

Böylesine karmaşık bir süreci tanımlamak kuşkusuz zordur ve yeni sömürgelerde oluşan toplumsal dokuyu klasik reçetelerle kesinlikle açıklayamayız. Zorlama tesbitlerle bir yeni sömürgeye kapitalist deyip çıkmak ya da kolaycı soyutlamalarla yarı-sömürge, yarı-feodal demek her şeyden önce tarihsel materyalizmle ve onun işleyiş kurallarıyla bağdaşmaz. Bir yeni sömürgeyi bu biçimde tanımlamak, sonuçta insanı, örneklerinin her yeni sömürgede bolca görüldüğü gibi ileri kapitalist ülkelere özgü çözüm reçetelerine, genel ayaklanma anlayışına, sosyalist devrim beklentilerine, işçi sınıfı kuyrukçuluğuna kadar götürmektedir. Ya da yine aynı ülkelerde, feodalizmi egemen süreç olarak tanımlayıp kızıl siyasi üsler yoluyla ülkeyi kurtarmayı amaçlayan ikinci bunalım döneminde kalmış anlayışlar yaşatılabilmektedir.

Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Birçok yeni sömürge ülkede, etkileri değişik düzeylerde de olsa benzer görüntülerle karşılaşılmaktadır. Kısacası ortada bir boşluk bir tanımlama eksikliği vardır.

Mahir Çayan’ın emperyalist üretim biçimi önermesinin önemi bu noktada açığa çıkmaktadır. Mahir Çayan daha onaltı yıl önce yeni sömürge ülkelerin karmaşık toplumsal dokusunu son derece berrak biçimde tanımlamıştır.

“Yeni sömürgecilik metodlarının temelinde, emperyalist tekellerin en güçlü politikasına cevap verecek şekilde sömürge ülkelerde meta pazarının genişletilmesi, ‘yukardan aşağıya kapitalizmin’ bu ülkelerde hakim üretim biçimi olması, merkezi otoritenin egemen olması sonucunu doğurmuştur (…) Üst yapıda feodal ilişkiler genellikle muhafaza edilirken alt yapıda kapitalizm egemen unsur haline getirilmiştir. (…) Bu politikanın esası, daha az masrafla daha geniş Pazar imkanı sağlayarak (…) emperyalizmin problemlerini daha fazla tatmin etmeye dayanmaktadır. En temel metodu sermaye ihraç ve transferlerinin terkibindeki değişikliktir. (…) Buna, ülkedeki kapitalizm iç dinamikle gelişmediği için, emperyalist üretim ilişkileri demek yanlış olmayacaktır.”

Bununla birlikte Mahir Çayan’ın yaklaşımı, özellikle onun pratiğini yadsımaya çalışan çevrelerce çeşitli nedenlerle gözardı edilmekte, gülünç “eleştiriler” alabilmektedir. Söz gelimi, Türkiye’de 60 yıldır varolduğu söylenen ve 60 yıldır yaptığı tek şey burjuva kuyrukçuluğu olan çevrenin ‘kuramcı’larından biri şöyle diyor: “Mahir Çayan’a göre, yeni-sömürge ülkelerde, bu arada ülkemizde de 1960’dan sonra derinlemesine emperyalist üretim ilişkisi yaygınlaşmıştır. Bilimsel sosyalizme göre üretim ilişkileri, belirli ve birbirinden ayrılan üretim biçimleri için kullanılır. Emperyalizm kapitalist üretim biçiminden ayrı bir üretim biçimi olmadığı için kendine özgü üretim ilişkilerinden söz edilemez.” (71) Mahir Çayan’ı çürütebilmek için garip bir çaba harcayarak “eleştiri”lerini sürdüren ve bilimsel sosyalistliği kimseye bırakmayan bu “kuram”cının sözlerini buraya aktarmaktaki amacımız, eleştirinin öneminden değil, belli çevrelerde var olan mantığın tipik bir örneği olmasındandır.

Görüldüğü gibi “kuram”cımız, emperyalist üretim biçimi önermesinin mantığını kavramaktan çok, bilimsel niteliği gereği emperyalizmin kapitalist üretim biçiminden ayrı bir üretim biçimi olmadığını kanıtlamayı, bir görüşü mahkum etmede yeterli bulmakta. Kuşkusuz burada bu görüşü çürütmeye girmeyeceğiz. Önemli olan şu; “kuramcı”, kapitalist üretim biçimini kalıpların dışında düşünmemekte ve çözümleri de doğal olarak aynı kalıpların dar sınırlarını aşmaktadır. Böyle bir kafa, örneğin, komünist üretim biçimi ile sosyalist üretim biçimi arasındaki ya da serbest rekabetçilikle tekelcilik ilişkileri arasındaki ayrımı, yukarıdaki mantık kurgusuyla hiçbir zaman açıklayamaz. Çünkü, kavramların içeriği ile değil adlarıyla ve bu adların reçeteye çevirdiği sosyalist terminoloji ile uygunluğu “kuramcı olmaya yetmektedir.

Olayın bir diğer ilginç yanını da son yıllarda yeni sömürge ülkelerin sosyo-ekonomik yapısının niteliğinin belirlenmesi yolunda yapılan çeşitli tartışmaların, yazıların, Türkiye’de de ilgi toplaması oluşturmaktadır. Wallerstein, Monzelis, Taylor gibi akademisyenlerin Latin Amerika’dan yola çıkarak yazdıkları, dosyalar ve derlemeler olarak yayımlanmakta ve Türkiye’de de önemsenerek tartışılmaktadır.

Bu yazıların mantığı en çok üretim biçimlerinin eklemlenmesi görüşüne kadar gidebilmekte, yeni sömürge ülkelerin farklılıklarını doğru bir içerikle ele almakla birlikte nitelik belirlemede yetersiz kalmaktadırlar. En ileri örnek durumundaki Laclau, üretim tarzlarının eklemlenmesinden yola çıkarak Latin Amerika’da feodal ilişkilerin varlığını koruduğunu, kapitalizm ile iç içe girdiğini ve bu temelde bir ekonomik sistem oluştuğunu söyler.

Mahir Çayan’ın 16 yıl önce yaptığı saptamayla, bu akademisyenlerin ileride kuşkusuz keşfetmek zorunda kalacakları formülasyonu oluşturduğunu, onlardan daha ileride olduğunu vurgulamalıyız. Türkiye’nin kendisine aydın payesini yakıştıran yarı aydını, saptama dışardan kendisine geldiğinde kabul edeceğinden kendi ülkesinde 16 yıl önce oluşturulmuş formülasyonu görmemektedir.

Konuyu bir de sermayenin birikim sürecinin hareket noktası bağlamında açalım. Bilindiği gibi sermayenin birikim süreci, kapitalist sistemin bütünü için itici güçtür ve kâr oranına dayanır. kâr oranı da sırasıyla, artı-değer oranı ve sermeyenin organik bileşimi tarafından belirlenir. Yedek emekçi ordusunun yenilenmesine ve düşük bir ücret düzeyinin korunmasına teknolojik gelişme izin vermediğine göre, sermayenin organik bileşiminde bir artış, artı-değer artışından çok daha fazla bir artışa bağlanmadıkça, zorunlu olarak kâr oranında bir düşüş olacaktır. Bu eğilim, organik bileşimin yüksek olduğu sektörlerden düşük olduğu alanlara doğru sermaye hareketleri ile kısmen giderilir. Burada öyle bir kâr oranı çıkar ki, bu oran değer olarak teknolojik açıdan ileri sektörlerde kendisine karşılık gelen kâr oranından her zaman daha yüksektir. Bununla birlikte, toplam sermayenin organik bileşiminde sürekli bir artış kapitalist yayılmacılığın doğasında yer aldığına göre, uzun vadede kâr oranında yalnızca bir azalma eğilimi varolabilir.

Burada kesintisiz birikim sürecini açıklayan şey aynı zamanda sistemin her sektöründeki üretici birimlerin gelişmesini açıklamaktadır. Yani, ileri ya da dinamik sektörlerde sermayenin artan organik bileşiminin, kâr oranı üzerindeki azaltıcı etkisine karşı koymayı olanaklı kılan geri teknoloji ya da emeğin aşırı sömürüsüdür. Taylorculuğun ve Fordculuğun kar oranını yükseltmesinin nedenleri bu şekilde ifade edilir.

Buradan hareketle geri sektörlerin ya da emeğin aşırı sömürüsünün ileri sektörler üzerindeki etkisinde olduğu gibi, yeni sömürge ülkelerde ucuz emeğin kullanılmasının, metropolün kâr oranını yükselttiği görülür. Çünkü ekonomik bağımlılık denilen şey bir bölgede yaratılan ekonomik artığın, diğer bölge ya da bölgeler tarafından sürekli olarak ele geçirilmesi biçiminde tanımlanabilir.

Eşitsiz gelişme yasasının ileri gittiği ülkeler, böyle bir sıçramayı gerçekleştirememiş bölgelere girerek burada yaratılan ekonomik artığa el koymaktadır. Bunun için, emperyalizmin girdiği ülkeden elde edeceği ekonomik artık oranını yoğunlaştırmak amacıyla, kendi sistemini bu ülkelere taşıması ve kendi gereksinmelerine uygun bir iç Pazarı yaratması gereklidir.

Bu süreç, bu ülkede daha önceden egemen olan ilişkilerle çarpışacak ve nihayet emperyalizmin koşullandırdığı eksene uygun olarak gelişen ilişkiler ile yerel ilişkilerin ilk çatışmaları, bu iki değişik üretim biçiminin birbirlerine eklemlenmesi ve iç içe girmesiyle yeni bir boyut, o ülkeye özgü bir biçim alacaktır. Burada sonucu doğuran neden ülkenin kendi iç dinamiği değil, dışardan kendi gereksinmelerine uygun bir gelişmeyi başlatan emperyalizmdir. İşte emperyalist üretim ilişkileri kavramı bu süreci açıklamaktadır.

Özetleyecek olursak, emperyalist üretim biçimi, emperyalizmin yeni sömürge ülkelerde kendi gereksinmelerine uygun bir iç Pazar yaratması sürecinde, bu ülkelere egemen olan doğal ekonomik yapıların parçalanması ve yukardan aşağıya bir gelişme esasına dayanan çarpık kapitalizme eklemlenmesiyle oluşan üretim ilişkilerine verilen addır diyebiliriz. Bu niteliğiyle emperyalist üretim biçimi, çok tartışılan bir kavram olan yeni sömürgeciliğin gerçek boyutlarını çizmektedir.

Bu durumda yeni sömürgecilik, kapitalizmin genel bunalımının 3. aşamasında, emperyalizmin, az gelişmiş ülkelerde kendi gereksinimlerine uygun ilişkiler oluşturma yoluyla içsel bir olgu durumuna gelmesi ve bu ülkelerin ekonomik potansiyelini bu temelde yağmalaması olarak tanımlanmalıdır.

Böyle bir tanımlama bizi, hem sömürgecilik hemde yarı-sömürgecilikten uzaklaştıracak ve yeni sömürgecilik esprisinin özünü verecektir. Dolayısıyla yeni sömürgeciliğe özgü diğer çeşitli kavramları, sömürge tipi faşizmi, oligarşik diktayı, suni dengeyi kavrayabilmeyi mümkün kılacaktır. Bu kavramların bazı çevrelerce anlaşılamamasının nedeni de burada yatar. Yeni sömürgeciliği, Türkiye’nin yeni sömürgeleşmesini anlayamayanlar, ellerindeki tek ölçü kapitalizm ya da feodalizm olduğundan olayın çok gerisinde kalmaktadırlar. Yeni sömürgeciliğin içeriğini kavrayamadıklarından yanılmaktadırlar.

YENİ SÖMÜRGECİLİĞİN BİÇİMLERİ

Her yeni sömürge, bir diğerinden değişik bir toplumsal gelişme düzeyi anlamına gelmekte, emperyalizm için önemi çeşitli açılardan değişebilmektedir. Örneğin, İsrail, emperyalizm için yer altı ve yer üstü kaynakları açısından önem taşıyan bir ülke değildir. Onun önemi, ciddi bir ekonomik potansiyele sahip olan Ortadoğu’da emperyalizmin kalesi olmasından, militer amaçlara karşılık verebilmesinden kaynaklanmaktadır.

Ya da Brezilya’nın emperyalizm açısından önemi, daha çok onun zengin iç potansiyelinden kaynaklanmakta ve yeni sömürgeci ilişkiler de buna göre biçimlenmektedir. Buna karşılık Singapur, iç Pazar olarak hiçbir cazibeye sahip değildir ama, yüklendiği taşeron işlev, Singapur’u emperyalizm açısından önemli kılmıştır.

Demek ki, her yeni sömürgenin ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel, tarihsel koşulları, uluslar arası konumu değişiktir ve emperyalizmin her yeni sömürgeye yerleşmesi ve ilişkinin yürütülüş biçimi şu ya da bu oranlarda farklılıklar göstermektedir.

Bununla birlikte, yeni sömürgeciliği belli başlıklar altında çözümlemek olanaksız değildir ve sorunu kavrayabilmek açısından olayı bu yönüyle incelemek gereklidir.

Yeni sömürgecilik yöntemlerinin başlıcaları:

İthal ikameciliği

Geleneksel ihraç ekonomisi

İhraç ikameciliği

Yeni ikamecilik’tir.

İTHAL İKAMECİLİĞİ

Yeni sömürgecilik yöntemlerinin başlıcalarından biri olan ithal ikameciliği, kitlesel üretime ve bu üretimin iç pazarda tüketilmesi esasına dayanır. Bu nedenle ithal ikameci yöntem, zengin iç potansiyele sahip ülkelerde kullanılmış ve 1970’lere kadar yeni sömürgeciliğin başlıca biçimi olmuştur. Hatta yeni sömürgecilik şu son yıllara kadar ithal ikamecilik ile özdeş tutulmuştur. Brezilya, Arjantin, Şili, Meksika, Endonezya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Türkiye, İran, G.Kore, ithal ikameciliğin yaygın kullanılmasında örneklenebilecek ülkelerdir.

İthal ikameci yöntem, yeni sömürgeleşme süreci öncesinde kapitalizmin belli ölçülerde gelişmiş olduğu ülkelerde, varlık temelini daha rahat oluşturabilmiştir. Yukarıda adlarını saydığımız ülkelerin hemen hemen hepsi, yeni sömürgecilikten önce kapitalizmle tanışmış ve kapitalizmin farklı düzeylerde de olsa gelişmiş olduğu ülkelerdir.

Özellikle 1930’lu yıllar ve 2. Dünya Savaşı yılları bu ülkelerde kapitalizmin geliştiği dönemlerdi. 1929-32 deprasyonunun emperyalizmi sarsması, emperyalist zincirin belli ölçülerde gevşemesi ve iç birikim olanaklarına sahip ülekelerin, özellikle devletin girişimci gibi kullanılması yoluyla kapitalist ilişkileri yaygınlaştırmasını getirmişti.

Türkiye’de kendisine “kemalist” diyen çevrelerin süslü sözlerle “devletçilik” dedikleri dönemin niteliği de buydu. aynı dönemde Arjantin, Brezilya, Portekiz, Yunanistan, vb. pekçok ülkede de benzeri girişimler olmuş ve devlet eliyle kapitalist yaratma çabası gündeme gelmişti. Ancak hiçbiri başarılı olamamış ve yaratılan ulusal burjuvazi değil komprodor nitelikli bir ticaret burjuvazisi olmuştu.

Savaş sonrası emperyalizm bu ülkelere girdiğinde potansiyel bir iç pazar yanında, yetersiz de olsa kapitalist bir alt yapı bulmuştu. Bu durum da Fordçu tekniklerin kullanılmasına yeterli bir zemin var olmaktaydı ve iç pazarı yaratma çabası bu doğrultuda gelişecekti. Bu ülkelerin savaş öncesi oluşturdukları korumacı yapı, Fordçu tekniklerle birleşince, ithal ikameciliği ortaya çıkardı.

Olay en yalın anlatımıyla; yüksek gümrük duvarlarıyla korunan ülke iç pazarında işbirlikçiler eliyle bir montaj sanayi kurmak ve bunu iç pazarın yaratılması yolunda kullanmak, giderek iç pazarı genişletmekti. Durum, emperyalizmin, işbirlikçileri eliyle ülke içinde tekelleşmesi anlamına gelmekteydi.

Emperyalist tekellerin kendi denetiminde bir iç pazar yaratmasına koşut biçimde, emperyalizm diğer çeşitli siyasi, kültürel, militer kurumlarıyla ülke içine giriyor ve tam anlamıyla içsel bir olgu durumuna geliyordu. Geçmişin köle statüsünden bile ağır bir durumdu sonuç. Çünkü, geçmiş sömürgecilik en azından ülkelerin doğal ekonomisini, geleneksel özelliklerini yıkmayı başaramamıştı. Bu kez içsel bir olgu olması, emperyalizmin varlığını yalnızca zenginliklerin metropollere taşınması türünden etkinliklerle sınırlamıyor, hayatın her alanında varlığını hissettiren ezici bir olguya dönüştürüyordu. Nitekim yeni sömürgecilik anlayışı da bu durumu tanımlayabilme gereksinmesinin bir sonucu olarak doğmuştu. ithal ikameci yöntemin temelinde, tarımsal artığın, yer altı kaynaklarının ve iş-gücünün dış satımı ile elde edilen döviz gelirlerinin, emperyalizmin Fordçu tekniklerle ürettiği yatırım mallarının ve bazı girdilerin ithalinde kullanılması, emperyalizmin ülke içindeki işbirlikçileriyle oluşturduğu tekelleşmenin korunması yatıyordu.

Bu yolda muazzam bir korumacı düzenleme sistemi geliştirilirken, daha çok ülkelerin hepsinde çok geniş bir tabanı olan küçük burjuvaziye , kent ve kır üreticisine dayanan iç pazar için daha önceden ithal edilen ya da üretilmezse ithal edilecek olan tüketim malları üretilmekteydi. İthal ikameci bir nitelik taşıyan bu birikim yönteminin genişlemesi, üretimin tüketim malları aşamasından teknolojik merdivenin daha üst basamaklarına, yani yatırım malları kesimine doğru yayılması mümkün olabilecekti ve böylesi bir dönüşüm, hiçbirisi için kısa vadede mümkün görünmüyordu.

Emperyalistler arası entegrasyonun depresyona tutulmasına bağlı olarak 1970’lerin ortalarından başlayarak ithal ikameciliği tıkanacaktı. Bunun faturası ağır olacak ve depresyonun yükü bu ülkeleri yeni arayışlara iticekti.

İthal ikameci sanayi, tüketim ve ara malları bağlamında bir sanayi idi. Sanayi kavramının gerçek karşılığı olan üretim araçlarının üretimi söz konusu değildi. Emperyalizm kendisi için yeterince cazip olmayan sektörlerde bile üretim araçlarının üretimini kendi tekelinde tutmaktaydı. Yeni sömürgeye düşen, üretim araçları kullanarak tüketim mallarını üretmekti. İthal edilen üretim araçlarının Fordçu karakterleri, bu ülkelerde oluşan tüketim ve ara malları sanayii, bant sistemine göre oluşturuyor ve niteliksiz emeği kullanmak esas oluyordu.

Bu ülkelerde yeni sömürgecilikle birlikte kurulmaya başlayan fabrikaların büyük ölçüde kırlardan kentlere akmış köylü kökenli işçilere dayanması, Fordçu iş tekniklerini zaten kaçınılmaz kılmaktaydı. Ama bu Fordçuluktan çok, Fordçuluğun karikatürü durumundaydı. Çünkü Fordçuluk esas olarak ağır sanayi üretiminin yani üretim araçları üretiminin bir aracı olarak doğmuştu.

İthal ikameci yöntem ise, Fordculuğun ancak tüketim ve ara malları bağlamında kullanılmasına izin veriyordu ki, bu niteliğiyle ancak bir karikatür olabilmekteydi. İthal ikameciliğin alt Fordçuluk olarak adlandırılmasının nedeni de bu durumdur. Yani alt Fordçuluk, emek sürecindeki dönüşümlerin bütün üretim dallarında kapsamlı ve yaygın olmaması, üretim ilişkilerindeki dönüşümün sınırlı kalması, özellikle ücret ilişkilerindeki ve tüketim normlarındaki dönüşümün yeterli olmaması, birikim rejiminin istikrar için genişlemesi ve yeniden üretimin gerektirdiği toplumsal koşulların var olması anlamına gelir.

İthal ikameciliğin istikrarı, gerekli ithalatı finanse etmek için yeterli dövize, kendi ihraç olanağına sahip olmasına; ithal ikamesi ilerledikçe yapılması gerekli yatırımlarda sermayenin teknik bileşimi yükseliyorsa verimliliğin de buna koşut olarak artmasına; üretim arttıkça iç pazarın buna uyumlu biçimde genişlemesine ve üretilen gelirin bu genişleme ile birlikte toplumun değişik kesimlerine dağılmasına bağlıdır. Sermaye birikiminin genişleyerek yeniden üretimi için bu toplumsal koşulların tümünün bir arada bulunması gerekir.

Söz konusu toplumsal koşullar bir arada kendi içlerinde çelişkiler taşır. Genişleyerek yeniden üretimi finanse etmeye yetecek miktarda döviz elde etmek için geleneksem tarım ürünlerinin pek kolay olmayan ihracatına güvenilemez. Oysa sanayi üretimi. tanım gereği korumacılık altında yapılır. Çünkü, işbirlikçi tekelci burjuvazinin emperyalizm ile rekabet durum doğal olarak yoktur. Bunun anlamı ise verimlilik artışının yeterli olmamasıdır. Verimlilik farklarını azaltmak için üretim maliyetini düşürmek gerekir. Bu amaçla ücretlerin sınırlı tutulması bu kez iç pazarın yeteri kadar genişlemesini önler.

İthal ikameciliğin bu özellikleri, onun son derece hassas bir denge içinde sürmesine yardım edecek çok karmaşık düzenleme biçimleri gerektirir. Bu düzenleme biçimleri yoğun kapsamlı, ayrıntılı devlet müdahaleleriyle yerleştirilmeye çalışılır. Meta ilişkilerli, fiyat, para, kredi, döviz alanları, aynı zamanda devlet gelirleri ve harcamaları, yoğun devlet müdahalesine konu olur. Ayrıca yukarıda sözü edilen sorunların yoğunlaştığı değişik alanların dönem dönem ek biçimlerle ve daha yoğun olarak düzenlenmesi gerekir.

İthal ikameciliği bazen bu dengelerli tutturamadığı için istikrarsızlığa ve ekonomik çalkalanmalara uğrarken, kendi iç çelişkilerinin derinleşmesi ve emperyalist kapitalist sistemin depresyonu ile birlikte kendini yeniden üretemeyecek, var olduğu ve geliştiği biçimiyle sürmeyecek ve tıkanacaktı.

GELENEKSEL İHRAÇ EKONOMİSİ

Emperyalistler arası entegrasyon, sistem ülkeleri arasında bir iş bölümü anlamına gelmekteydi. Dünya pazarlarını  bütün olarak alan bu iş bölümü bir kısım çevre ülkede ithal ikameciliğini, bir kısmında ihraç ikameciliğini gündeme getirirken diğer önemli bir bölümüne de geleneksel ihraç ürünlerinin pazarlanmasına dayanan bir rol düşmüştü. Bu temelde oluşan ihraç ekonomileri, yeni sömürgeciliğin ithal ikameciliğinden sonra yaygın olarak kullanılan ikinci biçimi oldu. Bu statüye, OPEC ülkelerinin önemli bir bölümü, Afrika ve Güney Asya ile Orta Amerika’nın yine önemli bir bölümü giriyordu. Bu ülkeleri birleştiren ortak yanları iki başlıkta açıklayalım.

Öncelikle kapitalizm ya hiç yoktu ya da yok denecek düzeydeydi, uluslaşma süreci bir çoğunda yeni başlamıştı.

İkincisi, ekonomileri tarımsal ürünlerin ve hammaddelerin ihracına dayanmaktaydı. Ayrıca bu sektörlerde de sayılı dalda etkinlik söz konusuydu. Örneğin Ortadoğu ülkelerinin ekonomileri, tümüyle petrol ihracına dayanırken, Orta Amerika’da bu ülkelere adını veren muz ve kahve, diğer bazı tarım ürünleriyle birlikte başlıca ürün durumundaydı.

Emperyalizm bu ülkelerde iç Pazar yaratmak ve korunan montaj sanayi yaratmaya yönelmedi. Ya da bunu belirleyici bir düzeyde yapmadı. Bu ülkelerin uluslar arası işbölümündeki rolleri, emperyalizmin gereksindiği hammaddeleri ve tarım ürünlerini ihraç etmek olurken, ülke alt yapısı da bu temelde biçimlendi. Buna göre az sayıda tarımsal ürün ya da yer altı kaynağına dayalı malın üretiminde uzmanlaşan ülkeler, sınai mallarını emperyalist ülkelerden ithal etmekteydiler. Bu durum, bu ülkelerin ekonomilerine dünyanın en dışa açık ekonomileri olma niteliğini kazandırmıştır. Gayri safi ulusal hasılanın ortalama %40-50’si ve özellikle OPEC ülkelerinde çok daha fazlası ihraç ürünlerinden oluşmakta, çoğu kez buna iş-gücü ihracatı da eklenmektedir. Söz konusu ilişkilerin bu ülkelere metropollerin termostadı olma işlevini yüklediği söylenebilir.

İhraç ekonomilerinde, meta ilişkileri ilk aşamada daha önce var olan üretim ilişkileri çerçevesinde yaygınlaşmaya başlamıştır. Ücret ilişkileri dünya ticaretine egemen olan duruma göre oluşurken, birikim genelde teknolojinin oldukça geri olduğu (72) koşullarda daha çok mutlak artı-değer üretimine dayanır. Emeğin toplumsal dağılımı ihraç mallarının satıldığı piyasalar tarafından düzenlenir.

Yeni sömürgeciliğin bu biçimi zaman zaman ve kısmi olarak bazı alanlarda çevre dışında gelişmiş değişik emek süreçleriyle değişik ürünlerin üretildiği birikim dalgaları yaşayabilir. Ancak artı-değer elde etme biçimi esas olarak mutlak artı-değer üretimine, hatta pek çok durumda kapitalizm öncesi sömürü biçimlerine dayanır. Üretimin önemli bir bölümü geleneksel ihracata dönük olduğu için, geleneksel ihraç malları, emek yoğun olarak ve eski teknolojilerle üretilir. Üretim artışları, meta ilişkilerinin genişleme şansı (yerel olarak kurulan kullanım alanları bulunmadıkça) ancak ihracat yoluyla elde edilebilir. Ama ihracat rekabetçi fiyat düzenlemeleri ile yapılmakta ve üretim artışı, sık sık fiyatların düşmesi gibi bir sonuca neden olmaktadır. İhracat şirketleri, dış rekabete dayanan fiyatlarla piyasayı pek denetleyemezler. Dolayısıyla, devlet müdahaleciliği dış rekabet koşullarıyla sınırlı kalmakta, diğer bir deyişle yok denecek düzeyde olmaktadır.

Belli malların ihracatına dayanan ekonomilerin, bu ülkelerdeki birikime, uluslar arası tekeller tarafından düzenleme özelliğini kazandırması, ücretlerin düşük kalmasını ve özellikle denetlenmesini getirir. Emek gücü tümüyle mülksüzleşmiş, iş-gücünün tamamı kapitalizme entegre olmamıştır. Dolayısıyla sermayedarlarla iş-gücü arasındaki değişim ve bu temelde oluşan çevrim, kendi içinde tamamlanamaz bir nitelik taşıdığından, kısal alanda ve zanaatkarlar içinde sürekli yeni işgücü arama çabaları sözkonusudur. Ama özellikle ihracat ithalat şirketlerinin üretimi arttırmaya yönelmeleri dünya koşullarına bağlı olduğu için, üretim ile dolaşım arasındaki çevrim, ulusal düzeyde büsbütün kopuktur; çevrimin uluslar arası düzeyde tamamlanması da belirsizdir.

Dış ticaret aracılığıyla yeni sömürge ülkeden metropole artık aktarılmasa bile söz konusu ücret ilişkisi, yeniden üretimin iç bağlantılarının kurulmasını çok güçleştirir. Artık aktarımı durumunda ise iç bağlantılar büsbütün zayıflar. Zaten ihracatın yapılması genellikle merkez ülkelerin ihracatçıları ile düzenli bağlantılar kurmayı gerektirdiği için yerli işbirlikçiler, emperyalistlerle ihracat ilişkisi içinde kârları paylaşmak durumundadırlar. Dolayısıyla ihracatın kârlı olması, sermayedarların tekelci kârı ve yerel iş-gücünün üretici iş-gücü ilişkisine benzer ilişkiler altında aşırı sömürünün artırdığı kârları elde etmesi gerekir. Yerel sermaye ile merkez sermaye ancak bu aşırı kârları paylaşınca bu ittifakı kârlı bulur.

Yeni sömürgeciliğin bu biçiminde, birikimin genişleyerek yeniden üretimi şansı çok zayıftır. Üretim teknolojisinde devrim olmadan verimliliği ve üretimi artırmak çok zordu. Öte yandan üretimin fazla olması durumunda, arzın artış ritmine bağlı olarak , talep esnekliğinin düşüklüğünden dolayı fiyatlar çok hızlı düşebilmekte, toplam ihracat geliri artacağı yerde azalabilmektedir.

Nitekim depresyonun patlak vermesiyle bu ülkelerin ihracatları azalmaya başlamış, dış ticaret hadleri de genel eğilim olarak petrol dışındaki ihraç ürünlerinin fiyatlarının düşmesi doğrultusunda gelişmiştir. Bu ürünlerin gelir artışları, birçok daldaki ürünlerin dünya piyasasındaki fiyatlara bağlı olduğundan, OPEC ülkeleri dışında kalanlar, gelirlerini çok az artırabilmektedirler ve dünyanın en yoksul ülkeleri, bu tip yeni sömürgelerdir.

İHRAÇ İKAMECİLİĞİ

İthal ikameciliği ve geleneksel ihracatçılıkla birlikte yeni sömürgeciliğin üçüncü biçimini ihraç ikameciliği oluşturmuştur. İhracata yönelik sanayileşme olarak ta adlandırılan ihraç ikameci yeni sömürgecilik yöntemi, ihracatın ikame edilmesi, yeni geleneksel mallar yerine fason bir nitelik taşıyan sanayi mallarının ihracatı temeline dayanır. Başlangıçta hem iç Pazar olarak emperyalizm için cazip olmayan hem de ihraç edecek bir hammaddesi ya da Tarım ürünü olmayan ülkelerdeki işgücünü değerlendirmek amacıyla sınırlı olarak başlayan bu uygulama, çeşitli nedenlere bağlı olarak 1960’lardan sonra yaygınlaşmış ve yeni sömürgeciliğin üçüncü önemli biçimi niteliğini kazanmıştır.

Böylece, geçmişte ithal ikameci yöntemle sömürülen pek çok ülke, ihraç ikameciliğine yönelmiştir. Oysa korumacı önlemlerin olduğu ülkelerde, serbest bölgelerde fason üretim biçiminde gerçekleştirilen sömürü, korumacılığın olmadığı ülkelerde bu tür bir uygulamaya gerek duymadan sürmüş ve emperyalizme bağlı montaj sanayiciliğinin yerini fason sanayi almaya başlamıştır.

İhraç ikameciliğinin öne çıkmasının nedenlerinin başında emperyalist-kapitalist sistemi sarsacak depresyon geliyordu. Depresyondan çıkış yolu, olayın faturasını yeni sömürgelerin üzerine yıkmaktan geçiyordu. Ne var ki, giderek tıkanan ve aksayan yönleri ortaya çıkan ithal ikameciliği, emperyalizmin bu çabalarına karşılık vermekten uzaktı. İthal ikameciliği bir iç Pazar yaratmış, kitlesel tüketim normlarını belli ölçülerde yükseltmiş ve yetersiz talep sorunu uzun yıllar çözülmüştü.

Ancak depresyon patlak verdiğinde, ithal ikameciliği de tıkanmış durumdaydı ve depresyonla birlikte tümden çıkmaza girdi. Verimlilik artışları yavaşlamış, sermayenin teknik bileşiminin yükselmesi ve kâr oranlarının düşmesi sorunlarıyla karşı karşıya kalınmıştı. kâr oranlarının düşmesiyle ortaya çıkan sorunları gidermek üzere ücretleri düşürmek ise pazarın alım gücünü düşürüyor ve tıkanıklık gideriliyordu.

Böylece, emperyalistlerce “sanayileşen ülkeler” adı yakıştırılan ithal ikameci ülkelerin ucuz emek gücünün, artı-değeri artırmasının kaynaklarından biri olarak, emperyalizmin ilgisini çekmesinin süreci başladı.

Diğer çeşitli açılardan da ihraç ikameciliği emperyalizme cazip geliyordu. Bilimsel ve teknolojik devrim, üretim araçlarını sürekli ve daha çok evrilmeye itmekteydi. Bu gelişim, Fordçu ve Taylorcu tekniklerle birleşince en karmaşık malların üretimini bile kolaylaştıran iş teknikleri ortaya çıkmıştı. Ayrıca, geçmişte önemli sorun yaratan ulaşım engeli artık önemli olmaktan çıkmıştı ve son olarak Avrupa’daki iş-gücü artık uluslar arası tekeller için yeterince cazip değildi.

Reorganizasyonun tamamlanması ile birlikte, dünya pazarlarında yeniden ağırlık kazanmaya başlamaları, Avrupa ülkelerinde emek gücünü geçmişte olduğundan daha pahalı kılmaya başlamıştı. Daha önemlisi, kıtada egemen olan gelenek ve örgütlülük düzeyi söz konusu gelişmelerle birleşince işçi sınıfını kaba ve fahiş sömürüden uzak tutuyordu. Buna karşılık yeni sömürgelerde ucuz iş-gücünü vahşi biçimde sömürmenin koşulları vardı. her şeyden önce devlet bu yönde emperyalizme gerekli güvenceyi vermekteydi.

Sermayenin uluslararasılaşması süreci de ihraç ikameciliğini seçenek durumuna getiren bir diğer nedendi. Serbest bölgeler özellikle uluslar arası tekeller için cazip birikim alanları durumunda idi. Nitekim 3. Bunalım Dönemi derinleştikçe, dolaysız sermaye ihracının arttığını görmekteyiz. Bu, doğrudan yatırımlardaki artışın bir göstergesidir. Ve hem sermayenin uluslararasılaşma süreci hem de ihraç ikameciliğin yaygınlaşmasını yansıtmaktadır.

Öte yandan, bir yandan ithal ikamesi yöntemi tıkanan ülkelerde, bir yandan da sanayileşmesini içe dönük olarak yapamayacak kadar birinci gruptakilerde, sınai malların ihracatına geçilebilmesi için, geleneksel ihracat ya da iç pazara yönelik üretim yapan işbirlikçilerin egemenliklerinin sarsılması, ihraç ikameciliğini kaçınılmaz kılmıştır.

Böylece, emperyalist sermayenin bir kısmı üretim sürecinin niteliksiz iş-gücüne dayanan bölümlerini taşıyacak ucuz iş-gücü mekanları ararken, ithal ikameci yeni sömürgelerde işbirlikçi sanayi sermayesinin de ihraç ikamesi yoluna ya da ihracata yönelik sanayileşmeye yönelmeleri süreci başlamıştı. Bu, emek sürecinin tasarımı, yöntemlerin organizasyonu ve mühendislik düzeyi ile nitelikli iş-gücüne dayanan düzey metropollerde kalırken, niteliksiz iş-gücüne dayanan uygulamalarla , montaj ve daha çok fason nitelikli bir sanayinin yeni sömürgelerde oluşturulması anlamına gelmektedir.

Bu gelişme, 1960’lı yılların sonralarında başlamış ve 1970’li yıllar boyunca sürerek 1980’li yıllarda önemli oranda tamamlanmıştır. Söz konusu süreç aynı zamanda emperyalist kapitalist sistem içi yeni işbölümünün yerleşmesini içermiştir. Dikey işbölümü olarak da adlandırılan bu gelişme emperyalizmin gereksindiği birikimin yeniden örgütlenmesi, bu yolda işgücünün ucuz olduğu bölgelere gidilmesi, artı-değerin yoğunlaştırılması, ve dönüşümün gereksindiği düzenlemelere gidilmesi gibi uygulamaları da beraberinde getirmiştir.

İhraç ikameciliğinin ilk yıllarında emperyalist üretimin en çok emek gerektiren sektörlerinin belli bölümlerinin, ücretlerin çok düşük, işçi sınıfı örgülerinin çok zayıf olduğu, İspanya, Güney Kore, Meksika, Brezilya, Malezya, Taywan, Fas, Hong Kong, Singapur gibi ülkelere taşındığını görmekteyiz. Bunlar, ithal ikameciliğini terk etmek zorunda kalan, ya geleneksel olarak ancak merkez ülkelerin taşeronluğunu üstlenebilecek kadar küçük ülkeler ya da bazı eski sömürgelerdi. Serbest bölge uygulaması ile birlikte, ilk kez yeni sömürge ülkeler sanayi malları ihracatına başlamışlardır. Gerçekte ise, yeni sömürge adına ihracatta bulunan uluslar arası tekellerdir. Dokuma, konfeksiyon, oyuncak ve elektronik dallarında başlayan süreç bugün gemi yapımı, demir, çelik, petro kimya gibi alanlara da yayılmış durumdadır.

İhraç ikameciliğinde meta ilişkileri, sanayi ürünlerinin önemli bir bölümünün merkezi ihracatına, ücret ilişkileri de mutlak ve nisbi artı-değeri birlikte yükselen aşırı bir sömürüye dayanır. Üretim ile dolaşım arasındaki çevrim ulusal bir nitelik değil, emperyalizmin üretim sürecine eklemlenerek tamamlanan bir nitelik taşır. Serbest bölgelere taşınan sanayi ya da sanayi bölümleri, genellikle aşırı bölünmüş, tekrarlanan, herhangi bir otomasyon sistemine dayanmayan işleri içerdiği için, kullanılan makineler, hafif, tek operatörle çalıştırılan makinelerdir. İç Pazara yönelik ithal ikameci sanayileşme ile karşılaştırıldığında sermaye yoğunlukları olağanüstü düşüktür. Dolayısıyla merkezi ülkelerin taşeronluğunu üstlenen yeni işbirlikçiye maliyeti son derece düşük olmaktadır.

Otomasyon oranının düşük olması, artı-değeri arttırma yolu olarak, vahşi uygulamaları gerektiren bu yöntemle, çalışma yoğunluğunu artıran nisbi değeri, çalışma sürelerinin çok uzun tutulmasıyla da mutlak artı-değeri yükseltmektedir. Bu nedenle ihraç ikameciliğinin ayırt edici özelliklerinden biri de, nisbi ve mutlak artı-değerin birlikte artırıldığı süper bir sömürüye dayanmasıdır. Kadınların ve çocukların çalıştırıldığı serbest bölgelerde, örgütlenmek yasaktır, hiçbir toplumsal güvence, hak yoktur. Tüm yeni sömürgelerin ortak sorunu işsizlik, vahşi koşullara karşın, insanları boğaz tokluğuna bu bölgelerde çalışmaya itmektedir. Son yıllarda tüm sistem ülkelerinin depresyondan kurtulmak için ekonomilerini daraltmaları, ihraç ikameciliğini de tıkanmaya itmiştir.

Sorunun bir diğer yanını da vahşi sömürü koşullarının bir sonucu olarak, ihraç ikameciği ile sömürülen ülkelerin sahip olduğu gergin ve istikrarsız atmosfer oluşturmaktadır. Toplumsal bir patlamadan yana duyulan korku, bu ülkelerde açık faşist uygulamaları sürekli kılmaktadır.

YENİ İKAMECİLİK

Yeni sömürgeciliğin ilerleyen evrelerinde ortaya çıkan bir uygulama metodu da, yeni ikameciliktir. Yeni ikameciliği, ihraç ikameciliğini ilk uygulamaya başlayan İspanya, Portekiz, Brezilya, Meksika, Güney Kore, Yunanistan gibi ülkelerin aynı zamanda kendi iç pazarlarına da yönelmeleriyle ortaya çıkan durum olarak tanımlıyoruz.

Bu ülkelerin ayırt edici özelliği, yeni sömürge ülkeler içinde kapitalist ilişkilerin en çok geliştiği ülkeler olmalarıdır. Hatırlanacağı gibi, bu tip ülkelerin savaş sonrasında uygun özelliklere, yani hem potansiyeli bir iç pazara ve hem de montaj sanayiciliğinin gelişmesine uygun koşullara sahip olduklarını belirtmiştik.

Türkiye’nin de dahil olduğu bu ülkeler, aynı zamanda ithal ikameciliğin ilk uygulanmaya başladığı ülkeler oldular. Süreç içinde ithal ikameciliğinin tıkanmaya başlaması, bu ülkeleri ihracata yönelik bir sanayileşmeye itti. Ancak farklı olarak bir yandan kendi iç pazarına yönelik sanayi ürünlerini pazarlamaya çalışmaktaydılar.

Burjuvazi, sınıf olarak her zaman daha çok gelişme eğilimine sahiptir. Bu eğilim işbirlikçi burjuvazi açısından da geçerlidir. Yeni sömürgecilerin işbirlikçi tekelleri, daha çok kazanmak eğilimini koruduklarından, emperyalizmden bağımsızlaşmak gibi bir güdüye sahiptirler. Ancak sahip oldukları sermaye böyle bir olasılığı ortadan kaldırır. Bununla birlikte, yeni yeni alanlara el atarak gelişme eğilimlerini canlı tutmaya çalışırlar. Böylelikle ikameci biçimde de olsa kapitalist gelişmenin belli bir noktadan sonra işbirlikçi burjuvaziye, tekel karakteri kazandırması, bu tekellerin yeni pazarlara sıçrama çabalarını getirir.

İthal ikameciliğin en ileri örneklerinde erken tekeller, ihraç ikameciliğine geçildikten sonra da kendi iç pazarlarına yönelik üretimi terk etmediler. Emperyalist ülkeler arasındaki çatışma, uluslar arası tekeller arsındaki rekabet, vb. nedenler de bu türden çabaları mümkün kılıyordu. Örneğin ithal ikameciliği döneminde montaj sanayiciliği temelinde kendi iç pazarına yönelik otomobil üreten bir tekel, ihraç ikameciliğinin egemen duruma gelmesine bağlı olarak gümrük duvarlarının ortadan kalktığı ve iç pazarın başka ülkelerde üretilmiş otomobillerle dolduğu koşullarda rekabeti bırakmamakta ve pazarda yer tutmaya çalışmaktaydı. Bu tip tekellerin en ileri olanları aynı zamanda söz konusu mamülleri ihraç etmeye çalışmak gibi bir çaba içine de girince, yeni sömürgeci ilişkiler çerçevesinde yeni bir statü oluştu. Bu statünün adı yeni ikameciliktir.

Yeni ikamecilik, yeni sömürge ülkelerin toplumsal gelişme düzeyi açısından en ileri olanları için geçerlidir. Sahip oldukları iç Pazar potansiyeli zengin olan ülkeler, bu iç birikimi değerlendirme yoluyla, çevre ülkelere yönelik sanayi ihracatı ve hatta sermaye ihracatı yapabilirler.

Yeni ikamecilik, 1970’lerin koşulları altında çok az sayıda ülkede filizlenmeye başlamıştır. Bu ülkeler ithalatlarının bir kısmını, OPEC, Japonya gibi dış ticaret fazlası veren ülkelerin fazlalarının yarattığı uluslar arası tekellerden borçlanarak finanse ettiler. Emperyalist ülkelerde verimlilik ve yatırımlar düşerken bu ülkelerde verimlilik hızla arttı ve ücret düzeyleri merkez ülkelerinkinden birkaç kat daha düştü.

Ayrıca merkezde henüz tüketim düzeyini koruyacak politikalar korunuyordu. Yeni ikameci ülkeler bir yandan emperyalizme yatırım malı talebinde bulunurken, bir yandan da metropollere ve OPEC ülkelerine yönelik ihracatlarını artırabildiler. Zaten muazzam boyutlardaki borç yükünün altından ihracat artışını sürdürecek kalkabilecekleri beklentisindeydiler. Kaldı ki, 1979’a gelinceye kadar reel faiz oranları da görece düşük olmuştur.

Bu noktada, bu ülkelerin statülerini belirleyebilmek için, ‘alt-emperyalizm’ tanımlaması kullanılmaya başlanmıştır. Bu yanlış tanımlama, emperyalizme bağımlılık son bulmamakla birlikte hammadde ve tarım ürünleri ihracatına ek olarak, özellikle çevre ülkelere çok büyük boyutlarda olmasa da (giderek artan biçimde) sermaye ve emtia ihraç eden ve uluslar arası tekeller için gerek hammadde gerekse ucuz iş-gücü kaynağı için uygun Pazar olmakla birlikte, aynı zamanda taşeron bir rol oynayarak belli bir kâr eden ülkeleri ifade etmekteydi. Buna göre bu ülkeler bir yandan emperyalizm tarafından sömürülmekle birlikte, aynı zamanda daha geri düzeydeki yeni sömürgelerin yağmalanmasına belli bir pay alarak katılmaktaydı.

Kavramı yanlış bulmamızın nedeni, başına eklenen ‘alt’ statüsüne karşın olaya yüklenen ’emperyalist’ nitelemesinin gerçekte var olan özelliklere uymamasıdır. Yanlışlık her şeyden önce bu ülkelere ‘alt emperyalist’ denmesinin en büyük dayanağı olarak kullanılan sermaye ve sanayi ürünleri ihracatlarının niteliğini abartmaktan kaynaklanmaktaydı.

Bu ülkelerin sermaye ihraçları üretici bir niteliğe sahip değildi.Yani başka ülkelerde yatırım yapıp, o ülkelerin iç pazarını ele geçirmeye ya da o ülke ucuz iş-gücünü kullanarak dünya pazarlarına yönelik sanayi ürünleri üretimine dayanmaktadır. İkraz niteliğe sahiptir. Ya da taşeron özellikler taşımaktadır. Yani işbirlikçi tekel, çevre ülkelerden birinde ihaleye girerek, baraj, liman, vb. etkinliklere yönelmekte ama bu süreçte kendi ülkesinden taşıdığı ucuz iş-gücü dışında malzemenin tamamına yakını emperyalist tekellerin ürettiği mallar olmakta, işbirlikçi tekelin kârı emperyalizmle birlikte ucuz iş-gücünün yarattığı değeri bölüşmek olmaktadır.

Bu noktada, işbirlikçi tekelin kendi ülkesinin sanayi ürünlerini kullanması gibi göstergeler kullanılabilmektedir. Ama bu da açıklayıcı değildir, çünkü söz konusu sanayi montaj ya da fason niteliktedir. O halde bu ülkelerin sanayi ürünleri ihracatı da bir yanılsamadır. Çünkü öncelikle ihraç edilen sanayi ürünlerinin büyük bölümünün niteliğinin ne olduğunu vurguladık ki kârın da önemli bir bölümü metropollere gitmektedir. İkincisi ve daha önemlisi, ihraç edilen sanayi ürünlerinin tamamı tüketim sanayine özgü mallardır. Bu ülkeler yaşadıkları dönüşüm görüntüsüne karşın üretim araçları üretimine geçememişlerdir, ya da bu geçiş emperyalizm için artık önemli olmaktan çıkmış sektörlerde, o da sınırlı bir biçimde olmuştur. Unutmamak gerekir ki, sanayileşmenin gerçek ölçütü, üretim araçları üretimidir. Ve bu da halen emperyalist ülkelerin ve önemli oranda da ABD’nin denetimindedir.

Sonuç olarak, ‘alt emperyalizm’ kavramı, olayı açıklayıcı olmaktan uzak ve gerçekçi olmayan bir kavramdır. Bu ülkelere yeni ikameci ülkeler diyeceğiz. Nitekim depresyonun derinleşmesiyle birlikte gündeme gelen daraltıcı politikalar, faiz oranlarının yükselmesi, OPEC gelirlerinin düşmeye başlaması ve geleneksel ithal ikamesi sorunlarına benzer sorunlar ve çelişkiler ortaya çıkmıştır. Emperyalizmin depresyonunun yükünü yeni sömürgelere yıkması bu ülkelerdeki gelişmelerden tedirgin olan emperyalizmin IMF, IBRD gibi örgütleri de kullanarak buralara yüklenmesiyle, yeni ikamecilik ciddi çıkmazlara girmiştir.

Yeni ikameci ülkeler, ihraç olanaklarının önemli ölçüde tıkanması yanında, kendi iç pazarlarını genişletme şansına da sahip değildirler. Üretimleri yüksek teknolojiye değil, ucuz iş-gücünün yoğun kullanımına dayanıyordu. Ve bu durum, iç pazarların daha çok orta tabakalara dayanması sonucunu doğurmuş, IMF reçeteleri doğrultusunda ekonominin daraltılması küçük üreticiliği sarsmış, küçük burjuvazi hızla yoksullaşmıştır.

Bu şekilde, iç Pazar yeni ikameciliğin taleplerine tek başına cevap verebilmekten uzak kalır. Borç ödeme güçlükleri tümden ihracata dönmeyi, ücret artışlarını sınırlayarak ihracatta daha rekabetçi olmayı gerektirmektedir. Ek olarak yeni ikamecilik, geleneksel ihracat ekonomisini, ithal ikameciliğini ve ihraç ikameciliğini aynı anda içerdiği için ücret ilişkilerinde değişik uygulamalar bir arada yaşanmaktadır. Böylelikle meta ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla ücret ilişkilerinin yaygınlaşması arasındaki ilişki zayıflamak durumundadır. Yeni ikameciliğin gelişebilmeyi daha çok ihracata dayandırması, çıkmazını daha da derinleştiren bir diğer neden olmuştur.

Türkiye’de yeni ikamecilik özellikleri gösteren bir ülkedir. Bir dönem ortaya atılan ihraç ikameciliğe geçildiği savı doğru çıkmamış, Türkiye hem iç Pazar üzerindeki iddiasını yitirmeyen ve hem de ihracata önem veren bir yönelim içine girmiştir. Bununla birlikte Türkiye’nin yeni ikameciliğe uygun bir alt yapıya sahip olduğu söylenemez. Türkiye böyle bir dönüşümü gerçekleştirebilecek düzeyde değildir. Daha ileri durumdaki örneklerin tıkanıklığı düşünülünce, onlardan oldukça geç başlatılan girişimin başarı şansı az çok ortaya çıkar. Ancak, İran-Irak savaşının getirdiği avantaj Türkiye’ye ihracatını artırma olanağı verdiğinden, bu durum ihraç ikameciliğinin kanıtı sayılmıştır. Oysa tek başına KİT’lerin varlığı bile bu tip bir yaklaşımı yadsımaktadır. Öte yandan ihracat içinde tarım ürünlerinin önemli bir payını da düşünecek olursak, yeni ikamecilik yeterince açıklık kazanır.

Sonuçta, ekonominin daralmasıyla, iç pazarda birikim olanakları azalan Türkiye işbirlikçi tekelci burjuvazisinin ihraç ikameciliğinde yol alabilmesinin olanaksız olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, Ortadoğu’daki gelişmelere bağlı olarak artan ihracata karşın, ithal ikameciliğin tıkanmasıyla başlayan kriz aşılamamış, ezilen sınıf ve katları tümden sarsan açık faşizm ile güvence altına alınan dönüşme çabası da sonuç vermemiş ve tıkanıklık çözümlenememiş, tersine derinleşmiştir. Bu durum aynı zamanda Türkiye’yi ‘alt emperyalist’ ilan eden ya da ihracata yönelik sanayileşme uygulandığını söyleyen yaklaşımların boşa çıkması anlamına gelmektedir.

ŞAFAK YARGILANAMAZ 1. CİLT

image_pdf
قد يعجبك ايضا

اترك رد

لن يتم نشر عنوان بريدك الإلكتروني.